Anasayfa | Hakkımızda | Linkler | İletişim
Dosyalar  »  LGBTT Hareketi
İstenmeyen Kadınlar: Travesti Transseksüel Kadınlar ve Şiddet(le) Deneyimleri

Gizem Aksu, Neşe Ceren Tosun, Öykü Tümer


Bu yazı Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü(BÜKAK) Bülteni BÜ’de Kadın Gündemi’nin 11. sayısında yayınlanmıştır


 
 
 
 
 
 
Gizem Aksu
 Neşe Ceren Tosun
Öykü Tümer
7-12 Nisan 2006 tarihleri arasında Ankara’nın Eryaman semtinde oturan travesti ve transseksüeller hem evlerinde hem de çalıştıkları yerlerde sistematik olarak şiddete maruz kaldılar. Bu olayların sonrasında olayla ilgili bir kamuoyunun oluşmaması, medyada olayların eksik/yanlış yansımaları, genel olarak travesti ve transseksüel kimliğin ele alınışında bütüncül bir bakış açısının benimsenmemesi üzerine, travesti ve transseksüellerle ilgili görü-nürlük, farkındalık ve bilinç oluşturma amacıyla başladı bu çalışma. Elimizden geldiğince egemen ahlaki önyargılara düşmeden, röportajlara, kişisel anlatılara, medyada yer alan haberlere, yapılan akademik çalışmalara ve belgesellere dayanarak çerçevemizi oluştur-maya çalıştık. Lambdaistanbul Derneği’nde[1] çalışan gönüllülerle devamlı iletişim halinde kalarak, bu çalışmada öncelikle onların ifadesine yer vermeyi amaçladık. Ancak travesti ve transseksüellerin yaşam deneyimlerinin her yönünü ele almak gibi bir iddiamız yok. Eryaman olaylarından yola çıkarak gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada, daha önceki benzeri tecrübeler, dergilerde yer alan anlatılar ve Eryaman’da şiddete maruz kalan kişilerle yapılan röportajlar temel alındı. Saha araştırması yapılmadığı gibi, travesti ve transseksüel kimliğine dair bu yazının kapsamını aşan nice konulara değinilmedi. Ancak elimizden geldiğince, çalışmamıza Eryaman’la sınırlı kalmadan, özellikle 1996’da Ülker Sokak’ta yaşananlara daha yakından bakarak geniş bir tarihsel perspektifle yaklaşmaya çalıştık.

Travesti ve Transseksüel Kimdir?

Travesti asıl haliyle trans-vestite, cinsiyet aşkın giyinme pratiğini ifade etmek için kullanılmış bir kelimedir. Çıkış noktasından farklı olarak bugün genellikle henüz cinsiyet değiştirme operasyonunu geçirmemiş ya da bu tür bir ameliyata ihtiyaç duymayan tam zamanlı cinsiyet aşırı giyinenler için kullanılır. Transseksüel ise cinsiyet aşırı bir kimliği tanımlar. Genellikle doğuştan karşı cins hissiyatına sahip olduğunu iddia eden bireyler için cinsiyet değiştirme ameliyatı sonrasında kullanılır. Bu anlamda bir cinsi aşarak diğerinin bedensel özelliklerine bürünmeleri anlamında İngilizce’de trans gender terimi de kullanılır. Travesti ve transseksüellerin kimlik politikaları kapsamında anılmaya başlanmalarıyla birlikte, transseksüel teriminin cinsel içeriği nedeniyle, bunun yerine daha geniş olduğu iddia edilen transidentities önerilmiştir.

Aslen travestilik ya da transseksüellik bireyin cinsel tercihine dair bir yargı içermemekle birlikte, travesti ve transseksüellerin kendilerini kadın gibi hisseden erkek eşcinseller oldukları var sayılır. Ancak kadınlardan hoşlanan travesti ve transseksüeller olduğu gibi, kadından erkeğe (female to male) travesti ve transseksüeller de mevcuttur. EBTT[2] literatürünün görece daha geniş olduğu ülkelerde, bu anlamda cinsel tercih ve toplumsal cinsiyet tercihleri arasında terimsel farklara gidilmiştir. Bu anlamda karşı cinsin kılık kıyafetini genellikle yarı zamanlı olarak giymeyi tercih edenlere cross-dresser (çapraz giyici), bunu daha yaygın zamanlarda çoğunlukla ileride karşı cinse geçme tahayyülü ile yapanlara da travesti denir.

Türkiye’de maalesef bu terimlerin anlamları tam olarak bilinmemektedir. Bu bilinmeme durumu ötekileştirilmelerini kolaylaştırıcı bir işlev de görerek, tüm bu gruba travesti terimi ile yaklaşılması sonucunu doğurmaktadır. Bu terim medyada yer bulduğu gibi, çoğu travesti ve transseksüel de kendi arasında travesti ve transseksüel terimlerini birbirlerinin yerine kullanır.

Peki, gerçekten kimdir bir “travesti”? Türkiye’deki yaygın kanıya göre travesti erkekten kadına dönmüş, fuhuş sektöründe çalışan, sokaklarda terör yaratan, uyumsuz ve de biçimsiz bireyler topluluğunun genel adıdır. Bu anlamda toplumun ahlaki değerlerinin dışında kalan ve buna tehdit oluşturan bir konumdadır. Ancak unutulan nokta, travesti ve transseksüellerin bu konumlarının hâkim toplumsal normlar tarafından belirlendiğidir: Egemen cinsiyet kalıplarının ötesinde bir rol seçmeleriyle kamusal, hukuki ve ekonomik alanlarda kabul edilebilirliklerini yitiriyorlar.Gündüzleri günlük ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar “görünmez” olan travesti ve transseksüellerin, yasalarca korunan temel hak ve özgürlüklere sahip topluluğa kendilerini dahil hissetmeleri imkânsızlaştırılıyor. Ekonomik bağlamda, marjinalliklerinin bedelini çok daha ağır bir biçimde ödemek zorunda bırakılıyorlar:Travesti ve transseksüel kimlikleri bilindiği takdirde alacakları bir iç çamaşırından tutacakları eve kadar fahiş fiyatlar ödemek zorunda kalıyorlar. Kimliklerini yaşama kararını almadan önce kamu sektöründe buldukları işlerde çevrenin baskısı nedeniyle tutunamıyorlar. Örneğin efemine davranışlarıyla kimi zaman alay ediliyor, kimi zaman aşağılanıyorlar, kimi zamansa şiddete varan tutumlara maruz kalıyorlar. Birer travesti ve transseksüel olarak iş bulmak neredeyse imkânsız. Bir yandan ana akım medya tarafından uyumsuz ve kavgacı olarak yansıtılıyorlar, bir yandan salt varlıklarıyla egemen ahlaka tehdit oluşturuyorlar. Bu seçeneksizlik içinde fuhuş onlara tek geçim kaynağı olarak dayatılıyor. Gündüzleri içine giremedikleri sistemin gece “sultanları” olan travesti ve transseksüeller, toplumsal ikiyüzlülüğün de bir aynası: Gün ışığında ellerinde sopalarla kovaladığı özneleri gece karanlığında, bastırdıkları tüm cinsel dürtüleriyle arzu nesnesi haline getiren toplumun ikiyüzlülüğü. Gündelik hayatlarında hakaretten fiziksel tacize kadar birçok saldırıyla karşı karşıya olan travesti ve transseksüeller, aynı zamanda sistematik şiddete de maruz kalıyorlar. Beyoğlu Ülker Sokak’ta 1996’da gerçekleşen saldırılar, bu şiddetin ayyuka çıktığı ve birçok toplumsal bileşen üzerinden karmaşıkça örülmüş bir hali iken, Ankara Eryaman’da geçtiğimiz bahar yaşanan olaylar da aynı şiddetin en taze örneği.

Eryaman

7-12 Nisan 2006 tarihleri arasında Ankara’nın Eryaman semtinde oturan travesti ve transseksüeller, hem evlerinde hem de çalıştıkları yerlerde sistematik olarak şiddete maruz kaldılar. Eryaman’da oturan ve bu olaylara tanıklık eden Esma’nın anlatısına göre[3], travesti ve transseksüeller çalıştıkları sokaklarda 25-30 kişi tarafından sopalı ve bıçaklı saldırılara maruz kaldılar. Burada başlayan şiddet oturdukları evlerde de devam etti. Genellikle gece 21-23 arası yapılan saldırılar gündüz saatlerine de sarktı. Olayların yaşandığı gecelerde travesti ve transseksüellerin çalıştıkları sokakların lambaları söndürülüp sokak başları tutularak sopalı ve silahlı gruplardan kaçmaları engellendi. Bu olaylar sırasında ağır yaralanan 34 kişiden biri olan Ece ise, acilden taburcu olduğu gece evine yapılan saldırı sonucu tekrar hastanelik oldu. Bu son linç girişiminden sonra Eryaman’da oturan birçok travesti ve transseksüel evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bedenlerinin maruz kaldığı şiddet, semti terk etmeleri ile son bulmuş olsa da, geride bıraktıkları evler aynı kişiler tarafından defalarca basılarak tahrip edildi. Olayları yaşayan travesti ve transseksüellerin vurguladıkları bir diğer nokta ise polisin olaylar sırasında tepkisizliğiydi. Yaşanan hukuk dışı durumu “görüp de görmezden gelen” polisin saldırganlara yaptığı tek müdahale ellerindeki sopaları almak ve “Hadi gidin!” demek oldu. Bu şiddete maruz kalan travesti ve transseksüeller savcılığa suç duyurusunda bulunarak yasal süreci başlattılar.

Şüphesiz Eryaman’da yaşananların, travesti ve transseksüellerin gündelik hayatın her alanında karşı karşıya oldukları “kanıksanmış” şiddetten faklılaşan noktaları var. Organize ve sistematik uygulanan bu şiddetin kurbanları hakkında geniş bilgiye sahip olan saldırganların, aynı zamanda polisle işbirliği içinde olduğu iddiası, Eryaman’daki şiddeti herhangi bir sokakta yaşanan durumdan ayrıştırıyor. Ekonomik ve politik kaygıların da şiddet olaylarının arka planında önemli bir rol oynadığı ilk örneklerden olan Ülker Sokak, süregelen şiddet deneyimini anlamak açısından dikkate değer bir noktada duruyor.

Ülker Sokak

Haziran 1996’da Habitat II nedeniyle yürütülen kentsel dönüşüm projesinin bir amacı da Beyoğlu ve çevresini “sokak çocukları, sokak köpekleri ve travestilerden” arındırmaktı. “Hortum” lakaplı Süleyman U. adlı polisin amirliğinde başlayan ev baskınları, travesti ve transseksüellerin oturduğu evlerin çoğunun sahibi Güngör Gider’in maddi ve manevi baskı uygulaması, ülkücü gençlerin Ülker Sokak’ın giriş ve çıkışına masa açarak sokağa girenlerden kimlik sorması, Ülker Sokak’ı travesti ve transseksüeller için yaşanmaz hale getirdi. Bu sokağın uzun süreli yerleşimcilerinden olan travesti ve transseksüeller kısa süre içinde göze batmaya başladı. Bilinçli bir dayanışmadan çok kendini koruma güdüsüyle birbirine yakın binalarda oturan 70–80 kadar travesti ve transseksüel uzun yıllar yaşadıkları Ülker Sokak’ta kendilerine özgü bir altkültür oluşturmuşlardı. Kendi aralarında farklılıklar bulundursalar da sergiledikleri davranışların benzerliği, hayata karşı duruşlarının ortaklığı ve kullandıkları söylemin özdeşliği temelinde kurdukları altkültürü fuhuş yapabilecekleri yerlerin sınırlı olması nedeniyle gettolaşarak yaşıyorlardı. Ancak bilinçli bir dayanışma örgüsünden yoksun, korunma güdüsüyle oluşan gettolaşma artan şiddet karşısında çözülmeye başladı, travesti ve transseksüeller birer ikişer Ülker Sokak’ı terk etti. Travesti ve transseksüel kimlikleriyle beraber oluşturdukları altkültür de sokaktan silindi. Bu noktada altkültür kavramının sadece Ülker Sokak’a ait olmadığını, travesti ve transseksüellerin genellikle birlikte yaşama eğilimi göstermiş olduklarını belirtmekte yarar var. Ülker Sokak’tan önce de korunma güdüsü ve fuhuş mekânlarının sınırlı olması nedenleriyle toplu yaşanılan ve çalışılan “getto” olarak adlandırabileceğimiz mekânlar olmuştu: Balo Sokak (Beyoğlu -ki hâlâ travesti ve transseksüellerin yaşadığı ve çalıştığı bir yerdir), Abanoz Sokak (Beyoğlu), Çöplük (Dolapdere) ve Pürtelaş (Cihangir) buralara örnek. Ancak zaman içerisinde bu mekânların çoğunu terk etmek ve kendilerine farklı, yine de tercihen Beyoğlu çevresinde, mekânlar bulmak durumunda kaldılar.

Bu terk ediş/kovuluş hikâyeleri medyaya çelişkili haberlerle yansıdı. Travesti ve transseksüelleri suçlu olarak göstermeye baştan hazır ana akım medya, maruz kalınan saldırıları “travesti terörü” başlığı altında rolleri değiştirerek sunmaktan çekinmedi. Bu olay travesti ve transseksüellere karşı toplumda süregelen ikiyüzlü tutumun sadece bir örneği. Gündüzleri kimileri tarafından “görünmezlik elbisesi” giydirilmeye çalışılan travesti ve transseksüeller, geceleri aynı kişiler tarafından “büyük bir incelikle” bu elbiseden soyularak “sultan” kılınıyor. Çoğu zaman yol kenarlarındaki travesti ve transseksü-ellerin yüzlerine dahi bakmayanların, lüks gece kulüplerine büyük paralar ödeyerek onların şovlarını izlemeye gitmeleri, ya da ilişkiye girmek için özellikle onları tercih etmeleri; kendi ürettikleri ahlakçı, ataerkil söylemle çelişmekte.

Ülker Sokak’tan Eryaman’a

Genişleyen Ankara’nın yerleşim alanı ihtiyacına bağlı olarak, son zamanlarda sayısı artan inşaat şirketleri de düşünülünce, Eryaman’ın da bir rant alanı haline gelmiş olması kaçınılmaz. Bu bağlamda travesti ve transseksüellerin Eryaman’da “huzur ve güven” ortamını bozdukları ve soylulaştırılmakta olan Eryaman semtini varlıklarıyla lekeledikleri gerekçesiyle bölgeden ihraç edilmiş olmaları oldukça güçlü bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür temizlik operasyonları Eryaman’a özgü bir durum olmaktan öte, benzeri kentsel dönüşümlerin yaşandığı İstanbul (Ülker Sokak), İzmir (Alsancak) gibi mekânlarda da gerçekleşti, gerçekleşiyor. Yapılan saldırılar, ataerkilliğin cinsel normlarını sarsan farklıyı dışlama ve yok etme mekanizmalarının tarihsel sürekliliğine işaret ediyor.

Ülker Sokak ve Eryaman’da yaşanan şiddet, travesti ve transseksüellere karşı duyulan anlık nefretin bir tezahürü değil. Ahlaki açıdan sınırlarda dolaşan bir grubun -iktidar odaklarının ekonomik ve politik kaygıları nedeniyle- her an ve her yerde yaşayabileceği türden bir dışlanmışlık ve tutunamama deneyimi... Balo, Abanoz, Pürtelaş ve Ülker Sokak’taki şiddet eylemleri, Eryaman benzeri rant kavgalarının rol oynadığı ihraç hikâyeleri... Kimi çevrelerce, yüksek Türk vasıfları olarak kabul edilen “süt beyaz erkeklik”, ”süt beyaz kadınlık” ve namusluluk kavramlarının yakıştırılamadığı travesti ve transseksüeller, camlarının önüne Türk bayrağı asmadıklarından Türkiye’ye ait olamazlar; ancak her türlü şiddetin deneme tahtası olarak kullanılabilirler. Ya da Türk soyunun devamlılığına tehlike teşkil ettikleri gerekçesiyle suçlamanın en kolay adresi olan bölücüler olarak nitelenebilirler.

Bu hikâyelerin aktörleri şüphesiz aynı olmamakla birlikte, şiddetin meşrulaştırıldığı zemin çoğunlukla milliyetçilik ve erkeklik. Ulus devletin devamını sağlayacak nesillerin üretilmesi önünde bir engel teşkil ettiği düşünülen eşcinsellikle yakından ilintili, süregelen manevi değerleri temelden sarsan travesti ve transseksüellik, bu kimliklere sahip olanların yaygın geçim kaynaklarının fuhuş olması nedeniyle ideal çekirdek aile modelini de tehdit ediyor. Erkekten kadına (male to female) travesti ve transseksüeller, aynı zamanda üstün erkek konumlarını, aşağı kadın rolü için terk ederek toplumun en temel değerlerinden birinin de sınırlarını zorluyorlar. Bir erkeğin “karı” gibi olmasının en büyük küfürlerden olduğu bizimki gibi toplumlarda, “gibi” değil de tam da öyle olmayı seçerek aslında erkekliğin tahtını sarsıyorlar. Bu noktada yüzleşilmesi gereken asıl mesele, yaşanan deneyimlerin, travesti ve transseksüellere özgü olmamakla birlikte, eşcinseller, kadınlar ve diğer mağdurlaştırılmış kimliklerce paylaşıldığıdır. Bu farklı kimlikler aynı egemen ideolojilerin baskıları altında olmalarına rağmen, birbirleri arasındaki iletişim kanalları açık olmadığından bilinçli bir dayanışma temelinde örgütlenen kitlesel bir mücadelenin parçası olamıyorlar. Böyle bir örgütlenmenin travesti ve transseksüeller için önemli yanı, mağduru oldukları şiddet ve zor yaşam koşullarından kurtulmalarının tek başlarına yürütecekleri bir mücadeleyle gerçekleşemeyeceğidir.

Ancak bu karanlık tabloda son zamanlarda bazı renkler belirmeye başladı. Travesti ve transseksüeller, içinde yer aldıkları ya da kurdukları EBTT derneklerinin yanı sıra bazı siyasi örgütlenmelerin içinde de yer almaya başladılar. Böylelikle hem yaşam alanlarını genişlettiler hem de seslerini kendilerinden bihaber çevrelere duyurdular. Hayatlarında çoğu zaman sağanak yağmurlar altında ıslanmış olsalar da, yavaş yavaş daha da belirginleşen ”gökkuşağı” onlar için umut kaynağı... Ve de hepimiz için…

Yağmur Hanım’ la Romantik Bir Akşamüstü
Neşe Ceren Tosun
Bu yazı, 11.08.2006 tarihinde Eryaman mağdurlarından Yağmur Hanım ile Mersin’de gerçekleştirilen röportaja dayanmaktadır. Yazıda kullanılan bilgiler, röportaj yapılan kişilerin anlatılarından edinilmiştir. Bu anlatılar kurmaca değil, gerçektir.

Sıcak bir Mersin gününde, iki haftadır telefonlaştığım Yağmur ile görüşmeye gidiyorum. Beni evine davet etmesine şaşırıyorum. Daha Eryaman’da yaşadıkları bunca tazeyken, korkmuyor mu tanımadığı birini evinin bunca yakınına çağırmaya? Ortak bir arkadaşımızın ismini vererek başlamıştım kendimi tanıtmaya. Belki bu yolla bunca yakınlığa hak kazandım. Üzümünü yiyip bu seferlik bağını fazla sormuyorum. Tarif ettiği marketin önüne gelip telefonunu çaldırıyorum. Sağa sola bakınıp bir süre kimseyi göremiyorum. Sonra bana doğru bir süredir yürüyen oldukça hoş bir hanımı fark ediyorum. Bana gülümsediğini görünce, kulaklarıma kadar kızarıyorum. Dostça hislerimden kendini bilmez bir güvenle eminken, aslında herkesten farksız toplumsal cinsiyet ve travesti-transseksüel temsillerini içselleştirdiğim gerçeğiyle yüzleşiyorum. Bir polis amcanın yakaladığı üç kadın seks işçisinden transseksüel olanla arasında geçtiğini duyduğum konuşma çınlıyor kulaklarımda:

Amirim, iki tane orijinal, bir tane de yan sanayi yakaladık.

-Sensin ayol yan sanayi, her şeyim doğal benim!”

İşte o an fark ediyorum, benim beklediğim de yan sanayi birileriymiş aslında. Kadınlıkla erkekliğin biçimsel sınırlarında ne o ne o, hem o hem o, arada bir biçim, arada bir ifade. En iyi ihtimalle, bu iki rolden birinin abartı haliyle karşılaşmayı bekliyormuşum farkında olmadan. Öyle olmuyor. Doğal rengime kavuştuğumda, çoktan birbirimize sarılmış, evine doğru yürüyor oluyoruz. Yağmur Hanım tam bir hanımefendi! Merdivenlerden çıkarken iki arkadaşının daha olduğunu söylüyor. Hem tedirgin oluyorum, hem de belki Yağmur Hanım kendini daha az tedirgin hisseder diye seviniyorum. Bir yandan ellerim terliyor, sesim titriyor. Bunca telaşımı görmediğini umuyorum.

Kapısı bacası sonuna kadar açık, oldukça sıradan bir eve giriyoruz. Girer girmez evin oturma odasındayız. Açılmış kanepede sonradan adının Ahsen olduğunu öğreneceğim arkadaşı yatıyor. Odanın ortasındaki masada Sıla oturuyor. Masanın üzerindeki dolu küllüğe ve boş ve dolu sigara paketlerine dikkat etmeye gerek kalmadan, onca açık pencereye rağmen odaya sinmiş duman kokusu, tütün tüketimi hakkında bir fikir veriyor. Başköşeye kurulmuş televizyonda Show TV açık. Tüm röportaj boyunca televizyon kapanmıyor. Önce göz ucuyla Cennet Mahallesi izleniyor. Sonra haberler. Arada tonlarca reklam… Farkına varmadan bayağı kalıyorum sanırım yanlarında.

Orada kaldığım süre boyunca söze nasıl başlayacağımı bilemediğim gibi nasıl devam edeceğimi ve hatta nasıl bitireceğimi de bilmiyorum. Oradan buradan, havadan sudan, onların havasından suyundan konuşurken, elimdeki soruların pek azını sorabilmiş bir halde kapatıyorum kayıt cihazımı. Sohbet bitmiyor neyse ki. Bir yarım saat daha laf lafı açıyor ve ben duymayı tahmin ettiğim acı hikâyelerinin bir kısmını istemeden deşmiş, kendi dünyamı sarsmış, onları da yalnızlıklarıyla baş başa bırakmış ayrılıyorum oradan. Havanın kararmaya başladığı saatlerde beni dolmuşa doğru yürüyeceğim caddenin başına kadar geçirme nezaketini gösteren Yağmur Hanım’la sarılırken, balkondan üç küçük çocuk, kendilerini harap edercesine bağırıyorlar: “Yaaaaamuuurrr Teyzeee, iyakşammlaar...” Yağmur Hanım, tüm nezaketiyle sağ elini yukarı kaldırıyor, belli belirsiz el sallıyor. Bir yandan da içten bir gülümsemeyle aydınlanıyor yüzü. Kısacık bir zaman için de olsa, bu güzel insanla tanışmış olmanın gururuyla ayrılıyorum ben de yanından. İşte size o her şeyden habersiz üç küçük çocuğun Yağmur Teyze’si, arkadaşları ve yaşadıkları dünyaya dair anlattıkları…

Yağmur Hanım, Adanalı. Üniversiteden terk. Bir kamu kuruluşunda 6–7 yıl kadar çalışıyor. Ta ki efemine davranışları nedeniyle çevreden gördüğü sürekli baskıya dayanamayıp eskiden beri bildiği ama bastırdığı cinsel tercihi ağır basana dek. Alay konusu olduğu işyerinden ayrılıyor, “kimliğini bulmak için böyle, yani transseksüel” oluyor. Transseksüel olmaktan hoşnut, kimliğini buluyor, kişiliğini buluyor kendi ifadesiyle. Ancak “bulduğu” bu kimlik, okuldan ve çalıştığı kurumdan ihracına sebep oluyor ve umduğu kurtarılmış hayatı sağlamıyor Yağmur Hanım’a. Tam bir erkek olamamaktan ötürü dışlandığı kurumları geride bırakırken, aslında çok daha kurumsallaşmış ve yaşamının her alanını sınırlayacak başka türlü bir dışlanmışlığa atılıyor: Bir kadın ve transseksüel olarak, her bedeli çifter çifter ödemek zorunda bırakılarak, ekonomik sorunlarla ve ahlaki dayatmalarla tek başına ve her türlü hukuki haktan muaf, savaşarak geçiyor ve geçmekte Yağmur Hanım’ ın hayatı.

Öncelikle en basit bakkala gitme eylemi bile bir dert olabiliyor Yağmur Hanım için. Arkadaşı Sıla tarafından da onaylandığı gibi, halkın bakış açısı çok farklı”. Alışverişe gittiklerinde mesela, günlük ihtiyaçlarını karşılarken “normal insana baktıkları gibi bakmıyorlar, bir böceğe bakar gibi bakıyorlar”. Gün ışığında insanlıkları reddedilen bu bedenler, geceleri etrafında dört dönülen arzu nesneleri haline geliyor. Çok başlarına gelmiş sürekli müşterilerinin kendilerine küfreden grubun en başında, yumruğu en havada delikanlılar olmaları. Yandan bir gülümsemeyle Sıla’nın ağzından dökülen cümleler, onun tekil deneyimi değil: “Gece sultan muamelesi, gündüz köpek muamelesi.”
Ola ki birkaç gözü yanılttılar da travesti transseksüel olduklarını bir süre saklayabildiler. O zaman biraz daha normal bir hayat sürebiliyorlar kısa bir süre için de olsa. Ancak kimlikleri ortaya çıktığında, bakışlardaki canavarlaşma fiyatlara da yansıyor. Ahsen’in deyimiyle, bir şeyin fiyatı bir liraysa, onlara veriyorlar üç liraya. Sadece yaşamayı seçtikleri kimlikten utandıklarından değil, iki üç misli kira vermek zorunda kalacakları için de ev kiralarken kendi kimliklerini kullanmaktan çekiniyorlar. Sırtlarından onca para kazananlar, bir yandan ahlaki açıdan marjinalliklerini bahane ettikleri bu grubu ekonomik açıdan da marjinalliğe mahkûm kılıyorlar. Tutunmaya çalıştıkları kamu görevlerinde kriterlere uymamaları nedeniyle yoğun baskıya maruz kalıyorlar. Özel kuruluşlarda iş veren çıkmıyor. Tahsillerine, becerilerine bakılmadan reddediliyorlar.

 “Travesti transseksüel kimliğinle bir yerde çalışmana imkân yok, tamamen fuhuşa sürükleniyorsun.”

İş yerlerinde istenmemelerinin bir sebebi de özellikle medyada “kavgacı, gürültücü, saldırgan tipler olarak yansıtılmaları”. “Aslında öyle insanlar değiliz” diyor Yağmur Hanım. Çevrenin baskısıyla hırçın bir kimliğe büründüklerini, ancak bunu en aza indirmeye çalıştıklarını söylüyor. “Gelip bir şekilde bize saldırı olmadığı sürece, durup dururken hiç kimseye laf söyleyecek yapıda insanlar değiliz.”

Ancak maalesef saldırı ve şiddetin her türlüsü onların peşini bırakmıyor. Benzetildikleri köpeklerin bile görece kabul ve şefkat gördüğü bu düzende travesti ve transseksüellerin dışlanmışlıkları oldukça travmatik deneyimlere neden oluyor. Çünkü olagelmişin savunucularının çok daha etkin silahları oluyor farklıyı eritmede ve bastırmada… Bu anlamda cinsel kimlik olağanlarını temelden sarsan travesti ve transseksüelleri de temelden sarsacak mekanizmaların bu gruplarca işlerleştirilmesi kaçınılmaz. Basit ve en çiğ haliyle şiddet, bu mekanizmalardan sadece bir tanesi. Sözlü ve sosyal şiddete ek olarak bedenlerine uygulanan doğrudan şiddet sürekli deneyim-ledikleri bir şey onlar için. Sokakta, karakolda, bir arabanın arkasında, koşullu ya da koşulsuz olarak maruz kaldıkları şiddet çeşit çeşit. Kimisi bir iki öfkeli gencin eliyle uygulanıyor, kimisi çalıştıkları mekânların karanlığına paralel karanlıklarda örgütleniyor, öyle vuku buluyor. Kimisi bir polisin bir anlık inisiyatifine bağlı. Lafın gelişi “Tamam canım gidiyoruz” dedi diye kovalanan Sıla, “kaçmazsak dövmüyorlar” diyor. “Kaçmazsan, kötü bir kelime söylememişsen bir şey yapmıyorlar ama kaçmışsan veya ağzından kötü bir şey çıkmışsa o zaman dövüyorlar”. Dövenler bu iş için özel eğitim almış insanlar. Travesti, transseksüel ve kapkaççılar için kurulmuş Balyoz Ekibi, özel yetiştirilmiş, dövüş sanatlarına hâkim polislerden oluşuyor. Sıla kendi ağızlarından özel karate kurslarına gönderildiklerini duyduğunu söylüyor.

Karakolda yaşadıkları şiddetin bir kısmına, fuhuş sırasında yakalandıklarında maruz kalıyorlar. Ancak travesti ve transseksü-ellerin, darp edilmesi, dövülmesi, hırpalanması için çoğunlukla bahaneye ihtiyaç duyulmuyor. Mağdur olarak gittikleri karakollarda ciddiye alınmıyor, “normal bir vatandaş muamelesi” görmüyorlar. “Şikayetçi olup da maalesef sanık durumuna düştüğüm çok olmuştur” diyor Yağmur Hanım. “Örneğin adamın bir tanesi bana şiddet kullanmış, özgürlüğümü kısıtlamış, beni gasp etmiş veya bir şekilde beni yaralamış; o şekilde karakola gittiğimde bile, haklı durumdan haksız duruma düştüğüm çok olmuştur. Şu söylenmiştir karakolda: ‘Ne işin var sokakta? Evinden çıkma...’ Bir şekilde hayatımı devam ettirmek için dışarı çıkmam lazım. Aç kalmamam lazım.” 

Eryaman olayları yaşanmadan hemen önce de polis tarafından söylenen cümle aynıymış: “Kardeşim gündüzleri sosyal hayatınıza devam edin ama akşamları eviniz basılırsa, size darp olursa bizi ilgilendirmez.” Bu durumun kimi ilgilendirmesi gerektiği tartışmalı bir konu. Eryaman olayları sırası ve sonrasında, herhangi bir vatandaşın haklarına sahip olmadıkları bir kez daha ortaya çıkmış. Beş gün boyunca süren saldırılar boyunca, darp edenlerinin birçoğunun ağzından polisle işbirliği içinde olduklarına dair cümleler dökülmüş. Yağmur uğradığı saldırıyı şöyle anlatıyor: “Evime baskına gelen insanların, beni darp eden insanların ağzından şu sözler dökülüyordu: ‘Sakın polisten imdat bekleme, polise gidip de kendini yorma, hastaneye gidip de rapor alma. Bak bize bir şey yapamazsınız, biz polisle işbirliği halindeyiz. Burayı terk edeceksiniz. (...)’ Hem vuruyorlardı, hem bu sözler dökülüyordu ağızlarından: ‘Biz çok güçlüyüz, arkamızda çok güçlü insanlar var, bizimle uğraşamazsınız. Terk edeceksiniz burayı.’ Evimizi barkımızı olduğu gibi bırakıp çıktık, bir çöp bile alamadık evimizden.

Dönüp dolaşıp lafı getirmeye çalıştığım Eryaman ile ilgili şimdilik bundan daha fazlasını öğrenemiyorum Yağmur Hanım’dan. Her seferinde gözleri doluyor, belli ki yaşananlar oldukça taze. Sıla anlatıyor Yağmur’u bulduklarında ne kadar kötü bir durumda olduğunu. “Arkadaşım hala atlatamadı” diyor, “Kolay değil tabii”. Tekrar Eryaman’a döner mi merak ediyorum. Yağmur Hanım acıyla bakıyor yüzüme. “Cesaret edemem, dört dört buçuk aydır burada evden dışarı çıkmıyorum. İlaç kullanmaya başladım.

Yüzündeki dingin ifade rahatsızlaşırken ben, zihnimde yeniden canlandırdığım keyifsiz bir deneyimin ağırlığı altında, Sıla’ya kulak veriyorum. Bu arada Ahsen ve Sıla, giyinmeye, makyaj yapmaya başlıyorlar. Sıla öğretmenlik yaptığı zamanların ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Geceleri erkeklerle birlikte olup, gündüzleri çocukların yüzüne bakmaya utandığından bahsediyor “Bu bir ihtiyacım benim” diyor. Egemen ahlak kalıplarıyla kendini yargılamaktan kaçışın çok daha zor olduğu iş hayatında, Yağmur Hanım gibi o da bir kamu görevinde tutunmaya çalışmış. Olmamış. Özgürleşeceğini ve kendine ait olduğunu düşündüğü bir kimliği yaşamaya karar verdiğinde, ailesi başta olmak üzere bağlı olduğu her şeyi geride bırakmış. Onları utandırmaktan çekinmiş en çok. Tarsuslu. Bu yüzden yıllarca gelmemiş Mersin’e. “Bizim akrabalar her yerde.” diyor. “Bir gören olur, ailemi utandırmak istemiyorum”. “Tercihinizi biliyorlar mı?” diyorum, “Tabii ki!” diyor. Şaşırıyorum. “Ama şu an görüşmüyorum”. Ben şaşkınca “Siz mi istediniz görüşmemeyi?” diyorum. Sorunun saçmalığını fark ettiğimde gecikmiş oluyorum. Sıla çoktan cevabı veriyor: “Kim istemez annesini babasını görmeyi... Göremiyorum, babam yüzünden. Gerisiyle telefonda görüşüyorum: annemle, kız kardeşimle, mesela erkek kardeşimin hanımıyla. Ama babam istemiyor, eve giremiyorum. Mesela yirmi yedi kilometre buradan Tarsus, gitsem yarım saat anca. Ama gidemiyorum. [...] Kardeşlerim beni bu konuda yalnızlığa itmediler. Ama sonuçta bir babam var ve görüşemezsin dediğinde görüşemezler. Ataerkil bir ailede yaşıyoruz, feodal yapı çok kuvvetli, feodal yapımız.

Bunca benimsediği ve iyelik zamirine layık gördüğü feodal yapının ne olduğunu düşünüyorum bir an. İçinden birkaç dakikada çıkamayacağımı fark edip Ankara’ya gelişinin nasıl olduğunu soruyorum. Tesadüf eseri, babası evden kovduktan sonra Mersinli bir arkadaşıyla karşılaşıyor ve onun sayesinde, Eryaman olaylarına kadar orada kalıyor. “Babam beni zaten evden kovmuştu. Ben dedim ki artık kaderim beni nereye sürüklerse oraya gideceğim. Tesadüf Ankara oldu, Mersinli bir arkadaşımla karşılaştım, onun sayesinde orada kaldım ve dört yıl Eryaman’daydım. (...) Bu olaylardan sonra artık gelmek, oraları terk etmek zorundaydık. Yedi sekiz polis ekibinin içerisinde insanlar sallamalarla, sopalarla bize saldırıyor. Otuz otuz beş tane polis var ve onların içinde bize sallamalarla, sopalarla saldırabiliyorlar ve polis engellemiyor. Engellemeyi bırak müdahale etmiyor hiçbir şekilde.

Yaşanan olaylara kadar ne polisle ne de birlikte yaşadıkları insanlarla ciddi bir sorun yaşamışlar. “O olaylar artık nasıl patlak verdi bilmiyorum” diyor Sıla. Yağmur’un kafası biraz daha net: “Aniden oldu. Çok büyük tepkiler yoktu bize karşı, yani halkla iç içe olmasak da seviyeli bir merhabamız vardı. Fakat bu inşaat şirketleri çoğalınca, belirli gruplar oradan rant sağlamak istiyorlar, bizim çevreye kötü görüntü verdiğimizi söyleyerek başladılar. Bu olaylar öyle başladı. [...] Başta travesti sayısı azdı. Zamanla travesti sayısı çoğaldı, mülk edinenler çoğaldı. Orada belli inşaat şirketlerinin bundan rahatsız olduğunu zannediyorum. Bizi darp edenler de bu tür cümleler sarf ettiler: ‘Eryaman’ı terk edeceksiniz, Eryaman’da çevre kirliliği yaratıyorsunuz. İnsanların gözüne hoş gelmiyorsunuz’. Bunun gibi sözlerle Eryaman’dan darp ederek gönderdiler bizi.

İşte böyle geliyor Yağmur Teyze ve arkadaşları Mersin’e. Kaçtıkları şiddet geride bırakabilecekleri türden bir şiddet değil. Bir yerden başka bir yere giderken, hoş bulduk diyebilecekleri bir yere varmanın umuduyla değil, şiddetin derecesini azaltabilme umuduyla yer değiştiriyorlar. Türkiye’nin her yerinde travesti, transseksüel ve eşcinsellerin benzer ayrımcılıklara maruz kaldığını düşünüyorlar. Bu yüzden doğrudan şiddete maruz kalmamanın da geçici bir ferahlama olduğunun farkındalar. “Türkiye’nin hiçbir yerinde ben travestilik, transseksüelik veya eşcinselliğin rahat olduğunu düşünmüyorum. İnsanların bakış açısı yine aynı. Fakat yani şu anda şiddete maruz değiliz Mersin’de.” Yine de görece rahatlarmış şimdilik Mersin’de. Komşuların bazılarıyla gidip geliyorlarmış. Tanıdıkça sevenler çok oluyormuş zaten. Televizyonda gördükleri travestilere benzemediklerini söylüyorlarmış. Yağmur Hanım’ın bu konuda ne düşündüğü belli: “Medya bizi çok farklı yansıtıyor halka. Fakat biz öyle karakterde insanlar değiliz. Yani biz de bu toplumda varız, biz de bu toplumun evlatlarıyız. Bir köpeğe, bir pisliğe bakar gibi bakılmak istemiyoruz. Normal bir insana nasıl bakılıyorsa, bize de öyle bakılsın. Bize en ufak bir gülümsemeyle yaklaşana biz nasıl kucak açarız! Bize en ufak bir tebessümle yaklaşan komşumuza canımızı vermek istiyoruz.

Tüm yaşadıklarına rağmen, insanlara olan inancını yitirmemiş olmalarına çok şaşırıyorum. Röportajın sonlarına doğru yaşadığı olayları şu cümlelerle anlatan Yağmur Hanım’ın, bana ve komşularına bunca cömertçe gülümsemesini uzaktan bir seyirci olarak, ancak takdir edebiliyorum:

Saldıranlar orayı (evin etrafını) terk ederken, evden çıkamaz haldeydik. Bir fare nasıl kaçamaz, sıkışır bir yere, biz de dört saat çıkamadık. Polisi arıyoruz, polis gelmiyor. Bizi dört saat sonra almaya geldiler. Bizi darp edenler oradaydı. ‘Bakın bunlardı bizi darp edenler’ dememize rağmen, polis bize ‘hadi hadi çabuk binin arabaya, hadi hadi çabuk terk edin burayı’ dedi. Üstümüz başımızla, bir çöp bile alamadan çıktık evimizden. [...] Tabii şikâyette bulunduk bu kişilerle ilgili. Rapor aldım hastaneden ama olayı takip etmek için ne Eryaman’a ne de karakola gidebiliyorum. Eryaman’a giremiyorum, o psikolojiyi üstümden bir türlü atamıyorum. Can güvenliğim yok ki Eryaman Karakolu’na gidebileyim, olayı takip edebileyim. [...] Nereye gitsek bu tür olaylarla karşılaşacağız. İnsanlar ne zaman bizi insan gözüyle görecek, ne zaman onlardan biri olduğumuzu fark edecek, bu olaylar o zaman bitecek. İnsanlar artık bizi bir pislik gibi görmesinler. İnsanız yani sonuçta, sadece cinsel tercihimizi yaptık, kimseye zarar vermedik. Zararımız kendimize.

Ondan bunca nefret eden dünyaya yine de sevgi dolu ve kabul edilmeyi diler cümleler sarf eden Yağmur Hanım’a Mersin’de kalıp kalmayacağını soruyorum. Başka ağızlarda klişeliğe mahkûm cümlesiyle, aslında kendilerini bekleyen belirsizliğin ve her an bir taraftan tehlikeye maruz kalabilme potansiyelinin şiirsel tanımını yapıyor Yağmur Hanım. “Burada kalacak mıyız? Kalmaya çalışıyoruz. Kader bizi nereye sürüklerse… Bir sonbahar yaprağını düşünün, rüzgâr nereye sürüklerse... O şekilde sürüklene sürüklene... Buradayız şimdi. Nereye gideceğiz, ne yapacağız, onu bilmiyorum”.

Eve dönerken, insan olmak, insan gibi görülmek, birine insan gibi bakmak kavramları üzerine bolca düşünüyorum. Kısa vadede çözebileceğim bilmeceler, eşitsizlikler değil bunlar. Yağmur Hanım ve arkadaşlarının tutunamama; cinsel kimliklerini değiştirmeden önce ve sonra, her koşulda dışlanma; sürekli olarak şiddetin binbir biçimine maruz kalma deneyimlerinden şüphesiz bolca acı hikâyesi çıkar. Ben bunun yerine, umuda bunca yer ayırmanın müm-künlüğüne dair bir şaşkınlıkla ve insan olmanın -her ne demekse-, güzel bir şey olabileceğine dair bir inançla ayrılıyorum yanlarından. Yağmur Hanım ve arkadaşlarının yüzü hep gülüyor; çünkü onlar insanca yaşayacakları, travesti-transseksüel kimliklerini koruyarak ve birer erkek olmak zorunda bırakılmadan, kendi yetenekleri doğrultusunda bir işte çalışacakları güne inanıyorlar. Ben de…

Söyleşi: Öykü Tümer
Pınar Gümüş
Bu röportaj 1 Ekim 2006’da Lambdaİstanbul Derneği’nden Belgin ile yapılmıştır.

Bükak: İstanbul’ a ilk gelişini anlatır mısın?

Belgin: 68’de geldim İstanbul’a. İstanbul hep şarkılarda o zaman, sinemalarda... Gerçi şimdi insanlar neyin ne olduğunu biliyor, o tarihlerde tabi ki çok farklıydı. Neden geldim? Çünkü küçük bir yerdesin, Osmaniye gibi bir yerde. Çok acılar yaşandı, çok eziyetler yaşandı. Anne ayrıydı, baba ayrıydı. Neyse 68’de İstanbul’a geldim, ilk Harem otogarında indim. Bir gece oradaki koruluklarda yattım. Tabii insan herkesi kendi gibi zannediyor, o zaman televizyon yok bir şey yok. Sanki bütün insanlar aynı insanmış gibi, temiz. Kimse aslında temiz değil. Neyse orada gittim bir korulukta yattım, Harem’de hala durur, gidince böyle bir içim sıkılır. Bir bekçinin copuyla uyandım. Kaldırıldım, dövüldüm, nerden geldin kimsin filan diye. Bekçi sahip oldu. Sinemada gördüğümüz tonton bekçi amcalardan değildi yani. Tecavüz mü denir ne denir artık bilmiyorum, ne iğrençlikse. Sirkeci Harem arabalı vapuruna bindim. Ben nerden bileyim bilet alındığını. Baktım herkes biniyor, ben de doğrudan bindim, kimse de bana bilet sormadı. Sirkeci’ye geçtim. İndim, dolaşıyorum, yatacak yer arıyorum. Akşam oldu, karnım aç. Kimseden para isteyemiyorsun, para nasıl kazanılır onu da bilmiyorsun. Yatacak yer arıyorum. Dedim camiye gideyim, cami Allah’ın evidir, yani yatacak bir yer bulurum. Bizim Anadolu’da gördüğümüz camiler farklı, burası farklı. Sirkeci’den yürüye yürüye Yeni Cami midir nedir oraya çıktım. Camiye geldim ki her taraf kapalı, yatacak yer yok. Orada bir inşaata girdim, üçüncü katına çıktım, bir tane harç çimento torbasının içine girdim, bir tanesini de kafama geçirdim… Uyumak yok! Oradan esiyor, buradan esiyor, titriyorum… Ne uyudum ne uyumadım, kalktım yürüyorum. Herkes bana bakıyor, bakan gülüyor… Ay diyorum bunlar niye gülüyorlar ki, bir tuhaflık var galiba. Şöyle camlı bir yerin önünden geçerken baktım, kendimi tanıyamadım: Her tarafım çimento olmuş. Deniz kıyısına gittim, kendimi yıkadım. Yıkadıkça bulaşıyor her tarafıma… Beyoğlu ne tarafta diye soruyorum. Bir heves var ya Beyoğlu, Beyoğlu diye. Galata’ya gittim, oradan da yürüye yürüye Beyoğlu’na geldim. Açım ama nasıl açım… Çöpten bile ekmek yedim, yemedim değil. İlk Taksim meydanına gelişimi hiç unutmam. Televizyondaki kadın programlarında kadın kötü yola düşmesin, gitsin merdiven silsin diyorlar. Demesi çok kolay. Kim diyebilir ki ben merdiven siler geçinirim, hayat hiç de öyle değil. Bir simitçinin önündeyim, Taksim meydanında. Adamın bir tanesi geldi, bana bir lira para uzattı, “al bunu,” dedi “kendine simit al da, beni takip et.” Simitleri doldurdum ceplerime, hem yiyiyorum, hem adamı takip ediyorum. Adam bir liraya sahip oldu bana nihayet. Derken sokaklarda yatmalar oldu. Tarihi Saray Pastanesi’nin önü çok sıcaktı, kışın orada yatardık mesela. Çok süründüm, sürünmedim değil. Hiçbir şey öyle hemen birden sana sunulmuyor. Çok güzel yaşadığım günler de oldu tabii. Neyse, sonra yavaş yavaş çevre edindim. Tabii ki hemen bu işe başlamış değilim, iş bulmaya çalıştım. Kuaför yanında çalışmaya başladım, orada sarkıntılıklar, terzi yanına gireyim dedim oradan sarkıntılıklar… Nereye gittiysen, yalnızsan, muhakkak senden faydalanılıyor. Öyle böyle derken, Abanoz’a gittim. 70'li yıllar... Kapandı şimdi ismi de değişmiş herhalde. Abanoz bence o tarihlerde çok güzel, çok iyi bir yerdi. Hepimiz evlerde çalışırdık. Kaldı ki o zaman İtalya’dan gelip çalışan insanlar vardı. O zamanki demir perde ülkelerinden; Yugoslavya’dan, Bulgaristan’dan insanlar gelip çalışıyordu. Sokaklarda hiç kimseler yoktu, herkes mutluydu. Polis de mutluydu, avantasını alıyordu.

Halk arasında Demirel’e faşist, Ecevit’e Karaoğlan, halkçı, sosyalist denir. Hepimiz Ecevit’i bekliyorduk. Ecevit gelince, Abanoz kapatıldı. Demirel geldi tekrar açıldı. Şimdi sene 2006, AB’ye giriyoruz, başbakanın bir sözü var: “İşkenceye sıfır tolerans” diye. Daha dün değil evvelsi gün, polisler arkadaşlarımızı çevirdiler, kimlik kontrolü. Neden? Travesti oldukları için. Bir eziyet bir yıldırma politikası, hâlâ devam ediyor. AKP de gelse bu aynı işkence, Refah da gelse aynı işkence, Doğruyol da gelse, ANAP da gelse… Gökten zembille başka bir parti de gelse yapacağı budur, asla değişmiyor. Çünkü neden, devlet o insana bir elbise veriyor, polis elbisesi, ama o polis elbisesinin içine insan koymuyor. Yani duygulu bir insan koymuyor.

Travesti ve transseksüellerin İstanbul’da farklı dönemlerde ağırlıklı olarak Balo, Abanoz, Çöplük, Pürtelaş, Ülker gibi sokaklarda yaşadığını biliyoruz. Sen de buralarda yaşamış biri olarak, bu mekânlardan tarihsel arka planlarıyla da birlikte biraz bahsedebilir misin?

Abanoz kapatıldıktan sonra Dolapdere açıldı, çöplüktü eskiden orası. Orada evlerimiz oldu, gecekondu bile değil, kümes gibiydi evler. Gece polisler yıkardı, biz sabah tekrar yapardık. Sokaklara çıkamayalım diye biz bu çöplük denilen yerde çalışmaya başladık. Çünkü arz ve talep vardı. Biz kimseye gidip silah çekmiyoruz, falçata çekmiyoruz, gelin bizimle kalın demiyoruz ki. Buraya manavı da geliyor, kasabı da, berberi de, doktoru da geliyor, işadamı da geliyor, fabrikatörü de geliyor… Biz nasıl ki bu toplumun içinde var isek, bizim de bir ailemiz, bizim de bir çevremiz var ise, bizimle kalan insanlar da bu toplumun içerisinde. Diyelim ki beni yok ettiniz, benim gibi, atıyorum on bin taneyi yok ettiniz, elinize bir güç geldi yok ettiniz. Bitiyor mu? Bu toplum, akabinde, giden o on kişinin yerine otuz kişiyi getirir. Anında getirir! Bu toplumun da artık bebek pornoları var. Bu toplum bu raddeye gelmiş ve bunları normal karşılayan bir kesim de var.

Sonra Dolapdere de kapandı. O tarihten bu yana kapanmayan tek bir yer var, o da Balo Sokak, Bayram Sokağı. Çeşitli birleşik evleri hala vardır, çünkü bu var olacak. Polis ne kadar baskı yaparsa yapsın, işkence yaparsa yapsın, ne kadar dayatma yaparsa yapsın bunlar var olacak, olmak zorunda, bunu yok edemezsin ki.

Travesti ve transseksüellerin sürekli, -sistematik bir politika çerçevesinde- farklı yerlere yerleştirildiğini görüyoruz. Bir noktadan sonra da yerleştirildikleri mekânda “tolerans”ın kalmadığı ve yerlerinden edildiklerini görüyoruz. Sence bu “tolerans” hangi noktada bitiyor?

Devlet bir yeri açıyor, sana gösteriyor. Ülker Sokak’ta ne oldu? Hortum Süleyman. Rengârenk hortumlarla insanları dövüp parçalayan, mahveden bir insan, kendisi hâlâ inkâr ediyor. O zamanın ahlak polisi Doğan K., dindar bir adamdı; eşcinsellere, hayat kadınlarına yapmış olduğu işkenceleri anlatsam mideniz kaldırmaz. Günümüze gelelim: yeni emniyet amiri, görüyorsunuz muhtarı dövdü, bize de aynısını yapıyor. Adam tiksindiğini söylüyor. Sen insansın, önce kendi insanlığından tiksin. Ben insanım, ben senden tiksinmiyorum; çünkü insan olarak ben seni seviyorum. İnsanları yok etmek, kesmek, asmak, yok saymak bir çare değildir. Bugün bir seçim olacak, ben seçime gideceğim, oy vereceğim. Bana oy verme deme hakkına sahip mi bu devlet? Sahip mi? Değil, vatandaşım çünkü. Ben vatandaşsam benim de bir vatandaş gibi haklarım olmalı. Ben adaletin olduğuna inanmıyorum. İşkencenin olmadığına inanmı-yorum. Ben size bir şey anlatayım. Bir zamanlar Ankara’dayım. Ankara emniyetindeyim. Elimde de gazete. Gazetede dışişleri bakanı Mesut Yılmaz’a soruyorlar: “Sayın Mesut Yılmaz, Türkiye’de işkence var mı?” Mesut Yılmaz şiddetle “Hayır Türkiye’de işkence yok” diyor. Tam saat beş buçukta, bir işkence sesi geliyor yan taraftan. O bağırtılar o iniltiler, kulaklarımı kapatıyorum… Mesut Yılmaz’ın “hayır” dediği işkence yazılarını, kulaklarımı tıkayarak okuyorum. Ağlıyorum, sıra sanki bana geliyormuş gibi. Türkiye’de bal gibi işkence var. Hele bizim gibilere… Polis geliyor bana haksız hukuksuz her şeyi yapıyor, ben kime şikâyet edeceğim? Benim niye bir mukavemetim yok da polisin var? Ben bunu anlamış değilim.

Eğer bir travestiysen, bir ev, bodrum kat dahi olsa, lağım dahi olsa, normal, normal demek istemiyorum ben de normalim çünkü; diyelim ki “normal” vatandaşa orayı 50 milyona veriyorlarsa, sen travestisin o olsun 500 milyon. Bu bir ranttır. Nasıl olsa bu travesti çok kazanıyor. Çok kazanıyor diye bir şey yok arkadaşım. Aldığım para belli, verdiğim kira belli, gittiğim harcamalar belli, yani kazancın senin ne ki kalkmışsın diyorsun ki bunlar çok kazanıyor.

Bir yerde devlet sana diyor, tamam burası senin, burada gettolaş. Yerleşiyorsun, ondan sonra bir şey oluyor, bir fitil ateşleniyor, bir şey yapılıyor, yani bilmiyorum nasıl bir zihniyettir nasıl bir şeydir… Polis üzerine salınıyor, ülkücüler üzerine salınıyor, burayı yok etmeye çalışıyorlar. Bu sefer travestiler sokaklara dökülüyor. Aç mı kalacak, ne olacak bu insan, tabii ki sokağa çıkacak. Sokağa çıkıyor ama kelle koltukta. Çoğu arkadaşımız öldürüldü, daha failleri bulunmadı. Bu katiller aramızda dolaşıyor, adam zevk için arkadaşlarımızı ezdi, parçaladı, bu insanlar yakalanmadı. Hani devlet nerede? Çünkü neden, travestiysen eğer, dosyan kapanıveriyor. Travestiler ölümü hak ediyor! Ama sen burada katile prim veriyorsun, yarın öbür gün sana bana başkasına yapmayacağı ne malum.

Ülker Sokak, daha sonra Eryaman... Bunlar öne çıkan olaylar ama arada daha başkaları da var. Sence bunlar tek tek olaylar mı yoksa bir bütünün parçaları mı? Neden sürekli yeniden başlıyor?

Ben de anlamıyorum ki. Durup durup patlıyor. Siz anlıyorsanız bana da anlatın. 70’lerde Abanoz iki kere açılıp kapandı. Madem yasaktı, günahtı buna niye izin verdiler. 68’lerde bizi ekip arabalarına bindirmiyorlardı lanetliyiz diye.

Bir de Eskişehir olayları diye bilinen olay vardı. Eskişehir’e gidilmedi. O basının çıkarmış olduğu bir laf. Sıkıyönetim daha olmamıştı. İstanbul emniyeti hepimizi topladı evimizden. Minibüslere doldurulduk. Gidiyoruz bir yere doğru, ancak bilmiyoruz nereye. Söylemiyorlar. Haydarpaşa’da indirdiler bizi, banliyö trenine bindirdiler. Bu olay Abanoz kapandıktan sonra oluyor. Bizi evlerden sokaklardan topladılar. 50–60 kişi kadarız. Kollarımıza damgalar vuruldu. Trene doldurulduk, otomatik kapılar kapandı. Etraftaki insanlar, ki geceleri bizim müşterimiz olurlar, bir sürü aşağılayıcı sözler ettiler. Tabii biz onları biliyoruz, o yüzden zavallı olarak görüyoruz onları. Onlar da bizi zavallı olarak görüyorlar. Aslında çelişki burada. Trenlere doldurulduk gidiyoruz. Sonra Kartal tarafında hepimiz teker teker atladık trenden. O sırada aklıma hep Kassandra Geçidi filmi geldi. Acaba biz de mi meçhule doğru gidiyoruz diye düşündüm. Yoksa Hitler'in yaptığı gibi gaz odalarına mı gönderileceğiz? İnsan orda çok değişik şeyler hissediyor, anlatmakla olmaz.

Örgütlülüğün travesti ve transseksüellerin hayatındaki yeri ne? Bir dayanışma kültürü yaratmanın, birlikte hareket etmenin önemli olduğunu düşünüyor musun?

Tabii. Bizim en büyük eksikliğimiz hukuk eksikliği. Bugün avukat paralarını düşünün, ne kadar çok. Güzel çalışmalar yapıyoruz, Lambda içerisinde güzel projeler üretiyoruz. Üretmeye de devam edeceğiz. Bursa Gökkuşağı ile iyi ilişkiler içindeyiz. Ankara Kaos GL ile de diyalogumuz var. Türkiye’nin her tarafında arkadaşımız var. Biz dünyanın en büyük ailesiyiz. Bizim bir ucumuz Amerika’da bir ucumuz Avrupa’da. Eşcinsel olsun, travesti olsun transseksüel olsun birbirimize destek çıkıyoruz. Sayımız da öyle az buz değil. Bugün istersek parlamentoya da milletvekili sokma gücüne de sahibiz. Onu da yapacağız inşallah.

Lambda, Kaos GL, ve Gökkuşağı gibi örgütlerin yanında travesti ve transseksüellerin EBTT[4] örgütü olmayan yerlerde ve oluşumlarda da yer aldıklarını biliyoruz: Kadın Kapısı, ÖDP, Mor Çatı gibi. Bu örgütlerin EBTT hareketine kattıkları ya da getirdikleri sorunlar neler?

Kadın Kapısı, bildiğim kadarıyla, seks işçilikleriyle ilgili çalışmalar yapıyor. Bilemiyorum seks işçiliğinin nasıl bir çalışması olabilir. Demin de dediğim gibi seks işçilerinin bir tabak yemeğe ihtiyacı yok ki. Seks işçilerinin acilen bir sığınma evine ihtiyaçları var. Sigortaya ihtiyacı var. Sonuçta dünyanın en zor işi. Sadece travesti ve transseksüellerden bahsetmiyorum burada kadınlar da var. Avrupa’da çalışanların mesela sosyal güvencesi var. Bizde bu da yok. Ben yıllarca gazinoda çalıştım, yıllarca sigortam kesildi ama bir tane sigortamı bile yatırmamışlar. Mor Çatı dersen, polisten dayak yiyen Çiğdem Nalbantoğlu oranın kurucusu. Çok şeker bir hanım. Düşünün böyle bir insanı polisler ne hale getirdiler. Nedeni de sırf bizi kayırdığı için. Kendisi muhtar ama bunu hiç söylemez. Gider travestilerle oturur, konuşur dertleşir. Böyle güzel bir insan. Polis bunu yolda durduruyor, çantasını arıyor. Polisin buna nasıl yetkisi olabilir? Çantasında emniyet müdürüne kadar birçok telefon numarası bulunca ne iş yaptığının soruyor. “Ben Gümüşsuyu mahallesinin muhtarıyım” diyor. Niye bu kadar didik didik aradıklarını soruyor. Kadın polis diyor ki “Yeni emniyet amirimiz geldi, travesti ve transseksüellerden, hayat kadınların iğreniyor. Buraları onlardan temizlemek için getirildi,” diyor. Neyse, o da diyor ki “Ama siz bir insandan bahsediyorsunuz, onlar benim arkadaşlarım, dostlarım böyle değiller.” Kadına girişiyorlar o anda. Kadına ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar. Şimdi mahkemelikler. Yani bu zihniyet değişmiyor. Ben burada hükümetleri suçlamıyorum. Üniforma giymekle, makam koltuğuna oturmakla insan olunmuyor. İnsanlık beyinde hürlük, kalpte vicdan demektir. İnsanlık budur.

Travesti ve transseksüel olmayan birinin travesti ve transseksüelleri tanıdığı kanallara baktığımızda; ya travesti terörü başlığıyla anaakım haberleri, ya Cahide gibi eğlence mekânlarında sahnede el üstünde tutulan travesti ve transseksüelleri ya da örgütlü oldukları yerlerde kendilerine ifade kanalları yaratan travesti ve transseksüelleri görüyoruz. Sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? 

Bülent Ersoy benim çok eski arkadaşım. Ne Bülent Ersoy? Devlet sanatçısı. Diva! Sen bu insanı Çankaya Köşkünde ağırladın. Ama kimliğe bakacak olursan transseksüel. Yapmayın Allah aşkına! Sabah programında Aydın, Fatih Ürek. Bunlar toplumda el üstünde tutulan, alkışlanan insanlar. Zeki Müren’e bakın. Sokakta linç ediyorsun, taşlıyorsun. Bakın Kanal1’de kaç gündür haber bültenleri travestilerle dolu. Şöyleler de böyleler… Bizim de Bülent’ten farkımız yok. Onun sesi var ama onun dışında başka sanatçılarımız var, ressamlarımız var. Aynı medya!

Çarpıtmalara ben çok kızıyorum. Basına benim asla güvenim yok. Basının yanlış haberleri yüzünden arkadaşlarımız linç edildi, arkadaşlarımızı öldüresiye dövdüler, koskoca adli tıp kurumu rapor veremedi. Basın bu vebalin altından nasıl kalkacak? En son Mehmet Ali Birand’ın programı kayda değer bir programdı. Onun dışında başka yok. Reha Muhtar “otoban fareleri” diye bahsetti bizlerden. Sen ne hakla böyle bir şey dersin, sen nasıl bir insansın?

Travesti ve transeksüellere yönelik şiddeti ve hak ihlallerini engellemek, travesti ve transseksüellerlerin yaşam koşullarını iyileştirmek için ilk elden yapılabilecekler neler?

Kimse vücudunu isteyerek satmıyor. Ben anamdan vücudumu satmak için doğdum diyen biri yoktur. Aramızda mühendis, mimar, doktor olanlar var. Aramızda ressamlar var. Her meslekten şahane insanlar var. Ama hiçbirine gerçek mesleği yaptırılmıyor. Neden? Cinsel kimliğinden dolayı. Sen mesela üniversite mezunu olacaksın. İş bulma garantin var mı? Yok. Sen bu durumda olduktan sonra benim hemcinslerimi düşün bir de. Benim bir şey söylememe gerek yok. Mecburlar, ne yapacaklar? Devlet iş verdi de kabul mü etmediler. “Vücudunu satma!” Ne yapsın? Alanya’da bir arkadaşımız yüksek mühendisti. Cinsiyetinden ötürü attılar işinden, şimdi bunalımlı bir şekilde yaşıyor. Fahişelik yapmak istemiyor ama ne yapacak? Kıt kanaat oradan buradan dilenerek yaşıyor. Pırıl pırıl gençlerimiz meyhane köşelerinde, sokaklarda… Bir milyon istiyorlar benden. Gençlik bu durumda. Kimse bana Türkiye’nin çağ atladığını söylemesin. Bunları sadece boyalı basında görünüyor, başka bir yerde değil. Üniversiteli gençler görüyorum tiner içiyor, bali içiyor. Hırsızlık almış başını gitmiş. Ülkede iyi tarafa giden hiçbir şey yok ki. Ama öğrenmişler bir kere travesti, transseksüel, vurun onlara! Adam geliyor sana kimlik soruyor. Bakıyor ibnesin, yürü! Karakola. Suçum ne? “Hadi yürü orada öğrenirsin.”

Kimse seks işçiliği yapmak istemiyor. Bizim güzel projelerimiz var. Dikiş nakış kursu olabilir, resim olabilir, atölye çalışmaları olabilir. Daha güzel bir işler olabilir, bunların peşindeyiz şimdi. Daha iyi ne yapabiliriz? Biraz da desteğe ihtiyacımız var. Biz istiyoruz ki artık devletin copu üstümüzden kalksın. İnsanca yaklaşılsın. Hakikaten devlet baba devlet baba gibi gelsin. Şokla, cereyanla, ezmekle değil. Yeter artık, isyan ediyoruz! Sessiz çığlıklarımızı yavaş yavaş dile getirmek istiyoruz. Avrupa ise Avrupa. AİHM ise AİHM. Bu süreç artık böyle gidecek.

Bir Lambda üyesi olarak, oradaki çalışmalarından bahsedebilir misin?

Devletteki tanıdığımız insanlar bize hep örgütlenin diyorlardı. Örgütlendik, bu sefer tüzükte başımıza örgütlenmek bela oldu. Bir çatı altında toplandık, aile olmadığımız için, topluma aykırı oldu-ğumuz için, derneğimiz valilik tarafından kapatıldı. Açıkçası diyor ki “Sen ibnesin, dernek kuramazsın!” Türkiye’nin her tarafında kurulması gerekiyor derneklerin. Ankara Eryaman olaylarında mesela, bir örgüt olsaydı bunlar olmazdı. Arkadaşlarımız kurşunlandılar, kurşunlandığı halde tekrar evi basmışlardır ve yerlerde sürüklemişlerdir daha siz ölmediniz mi diye. Bunların failleri niye yakalanmadı? Bu polis benim polisim değil mi? Ben bu ülkeye bir şey vermiyor muyum, yani oy dahi vermiyor muyum? Ben bu kiramı da, su, elektrik faturamı da ödüyorum. Vergimi de verdim. Ben bunları yapıyorsam, devletten de benim de bir şeyler istemek hakkımdır. Biz devletin stres topuyuz: Askeri darbe olur, bizler; polis sinirlenir, bizler; gazetelerin en ucuz kahramanları bizler. “Travesti terörü”, “travesti dehşeti”. Çünkü bizler, çok güzel bir nemayız onlar için, bulunmaz Hint kumaşlarıyız. Bu ülkede Roma’yı yakan bizleriz, atom bombasını yapan bizleriz, Irak’ta savaş çıkaran bizleriz, İkiz Kuleler’i vuran bizleriz. Ne olsa hep bizleriz. El insaf! Bir kere de bizim insan tarafımıza bakın. Bize insanca yaklaşın bakalım. Bizler de insanız. Bizim de kardeşlerimiz, anamız, babamız var. Bizim de eşimiz dostumuz ahbabımız var. Niye bizleri umacı gibi gösteriyorsunuz? Ben bu durumu anlamış değilim. Yıllardan beri çözmeye çalışıyorum, çözemiyorum. Eskiden Bulvar gazetesi vardı. Gazetenin manşetlerinden biri şöyle: “Oğlum katil ol ama eşcinsel olma!” Böyle bir mantık olabilir mi? Yani katil olmaya saygı duyuyorsun ama eşcinselliği o kadar aşağılıyorsun ki… Ben o kalemi de o gazeteciyi de kabul etmiyorum. Örnekler çok, hangi birini versem… Ama bunca kin ve nefrete rağmen insanları seviyorum, inadına da seveceğim.
                                                                                                               Serdar Soydan
Bursa Gökkuşağı Travestileri, Transseksüelleri, Geyleri ve Lezbiyenleri Koruma, Yardımlaşma ve Kültürel Etkinliklerini Geliştirme Derneği (Gökkuşağı Derneği), 6 Ağustos 2006 Pazar günü Bursa’da bir yürüyüş organize etmişti. “Eşcinsellerin Derneği Olur!” sloganı ile düzenlenen ve Türkiye’deki EBTT hakları örgütlerinin sorunlarını gündeme taşımayı amaçlayan valilik izinli bu yürüyüş, eşcinsel karşıtı Bursasporlu taraftarlar ve Bursalılar tarafından engellenmişti. Tüm bu süreç, -Gökkuşağı Derneği’nin yürüyüş duyurusundan olayların hukuki sürece taşınmasına kadar- basında geniş yer almıştı.
Bu yazının birinci bölümünde yaşanan süreç, öncesi ve sonrası ile ilişkilendirilerek kısaca özetlenecek, ikinci bölümde ise tüm bu sürecin ve süreç hakkında yazılanların değerlendirilmesine çalışılacaktır.

-1-
Yürüyüşün Amacı

Türkiye’deki EBTT hakları örgütlerinin kayıtlı hale geçme, yani dernek ya da vakıf olma süreçlerinde aksaklıklar yaşanmaktadır. Bu konuda ilk örnek, 15 Temmuz 2005 yılında kurulan Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği’nin (Kaos GL), dernek tüzüğü ve adının “ahlaka aykırı” olduğu gerekçesiyle kapatılması talebidir. Süreç aynı yılın Ekim ayında savcılığın eşcinsel varoluşun, ahlaksızlık olarak tanımlanamayacağı ve dava açılmasına gerek olmadığı yolundaki açıklaması ile sona ermiştir.

Bu olumlu kararın ardından sırasıyla Bursa Gökkuşağı Derneği; Lambdaistanbul Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel Kadın ve Erkekler arası Dayanışma Derneği[6] (Lambdaistanbul) ve Ankara Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel Dayanışma Derneği kurulmuştur.

Bursa Valiliği, 25 Mayıs 2006 tarihinde Gökkuşağı Derneği’nin kapatılması istemiyle savcılığa başvurmuş ve İstanbul Valiliği, 9 Haziran 2006 tarihinde Lambdaistanbul’un tüzüğünü değiştirmesi istemiyle talepte bulunmuştur. Valiliklerden ayrı ayrı gelen bu bildirimler neredeyse birbirinin aynıdır. Kapatılma ya da değişiklik istemi “ahlaka aykırılık” ve “aile ve çocukların korunması” hakkındaki kanunlara dayandırılmaktadır.[7]

6 Ağustos 2006 tarihinde düzenlenen yürüyüş, bu uygulamaları ve 24 Temmuz 2006 tarihinde, on iki  yıldır düzenli olarak yayınlanan Kaos GL Dergisi’nin yine “genel ahlak”la ilgili kanun maddelerine dayandırılarakAnkara 12. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararı ile toplatılmasını protesto etmeyi ve konuyu kamu gündemine taşımayı amaçlamaktaydı.

Yürüyüş

1 Ağustos 2006 tarihinde Gökkuşağı Derneği’nin yürüyüşü duyurmasının ardından 4 Ağustos 2006 tarihinde Bursasporlu Esnaf ve Sanatkârlar Derneği başkanı Fevzinur Dündar yapılacak yürüyüşün engellenmesini talep eden bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Bursa travestilerin, eşcinsellerin buluşma yeri değil, erenlerin, evliyaların şehridir. Bu tarz kişiler Bursa'yla özdeşleşemez. Kimliği belli olmayan bu kişilerin yürüyüşlerini engelleyeceğiz. Bursa çağ açıp, çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet Han'ın, Ulubatlı Hasan'ın doğduğu memlekettir. Onca evliya türbesinin bulunduğu, ruhani bir şehirde, böyle kişilerin, bırakın yürüyüş yapmalarına, Bursa'nın ismini ağızlarına bile almalarına karşıyız. Bunu bilmeleri gerekiyor. Yarın Bursalı kimliğine sahip çıkan Bursasporlu taraftarlar, orada hazır olacaklar. Aile yapısının bozulmasına ve böyle kişilerce şehrin adının anılmasına izin verilmeyecektir. Yetkililerin bunun bilincinde olmalarını istiyoruz. Koskoca Bursa'da 300 kişiyi yürütmeyeceğiz. Biz 5000 kişi olacağız. İstiyorlarsa gelsin, yürüsünler. Annelerin, babaların, çocukların gezdiği yerde o insanların gezmesine müsaade etmeyeceğiz. Eşcinseller Bursa'da buluşacakmış. Gitsinler başka yerde buluşsunlar. Osmanlı'nın payitahtı olan Bursa'da böyle bir yürüyüşü kabullenemiyoruz.” diyen Dündar’ın bu tavrı, Bursaspor taraftarların üye olduğu bir internet sitesi olan www.bursasporum.com’un forumunda yapılan konuyla ilgili yazışmaların bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir.

“Arkadaşlar bugün Hürriyet'in Bursa ekinde okudum. Travestiler kapanan Gökkuşağı Derneği için pazar günü set başından yürüyüş yapacaklarmış. Diğer illerden gelecek eşcinsellerle birlikte 300 kişilik bir grup yürüyüş yapacaklar. Niye Bursa’mızda yapıyorlar? Bir türlü engel olmalıyız. Her deplasmanda, her şehir dışına çıktığımızda yalama yapılmasından bıktık artık! Pazar günü maçtan önce saldıralım bu yaratıklara! Lütfen ilgi gösterin! Pazar günü Bursa karışır. Eceli gelmiş köpek cami duvarına...”
(3 Ağustos 2006 11.08)

"Bu rezilliğe son vermek lazım sen kaçacaksın ben kaçacağım nereye kadar, her türlü ordayım... 13:30’ da Mahfe’lde buluşalım derim ben. Bursa’mızın bir sürü güzel yönü varken bu tür rezilliklerle anılmasına artık bir son vermek lazım... Sizce de öyle değil mi? Taraftar dernekleri inşallah duyarlar toplu bir oğlan katliamı yakışır ancak.”
(3 Ağustos 2006 17.31)
Bursasporlu Esnaf ve Sanatkârlar Derneği başkanı Fevzinur Dündar’ın yukarıda alıntılanan forum yazışmalarından beslenen basın açıklaması, EBTT hakları örgütlerinin Bursa’da yapacağı yürüyüşü engellemek adına bir irade oluşumunu da hızlandırmıştır.

6 Ağustos 2006 tarihinde yaşananlar, Lambdaistanbul’un olaydan iki gün sonra yaptığı açıklamada şu şekilde özetlenmiştir: “6 Ağustos 2006 tarihinde yürüyüş için Gökkuşağı Derneği’nin merkezinde toplanan eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüeller, yürüyüşü engellemek isteyen 200-250 kişilik bir grupla karşı karşıya kaldı. Taşlı saldırıya maruz kalan eylemciler birkaç saat dernek merkezinde mahsur kaldı. Güvenlik görevlileri, güvenliği sağlayamayacağı gerekçeleriyle yürüyüşe izin vermeyeceklerini, eylemcilerin yürüme konusunda ısrarlı olmaları durumunda onları gözaltına alacaklarını açıkladı. Yasal olarak saat 14:00’da yapılmasına izin verilmiş olan yürüyüş için saat 15:00ae kadar vakit isteyen güvenlik güçleri, o saate çoğunluğunun üzerinde Bursaspor forması olan saldırgan grubu dağıtacaklarını belirttiler. Ancak polis, saldırganları dağıtmak için aktif herhangi bir girişimde bulunmadı. Böylece saat 15:00’da de yürüyüşün gerçekleşmesi için gereken güvenlik koşulları sağlanmamış oldu. Bunun üzerine yürüyüş için bir araya gelmiş olan LGBTT dernekleri yürüyüşü iptal ederek basın mensuplarını dernek binasına aldılar ve açıklamayı içeride gerçekleştirdiler.

Bu sırada, dışarıdaki saldırgan gruplar ‘Bir avuç dönme dua edin polise’, ‘Buradan çıkış yok, öleceksiniz’ biçiminde slogan atıyordu. İçeride yapılan açıklamada LGBTT derneklerini temsilen Öykü Evren / Gökkuşağı Derneği, Ebru Kırancı / Lambdaistanbul ve Buse Kılıçbay / Pembe Hayat, eşcinselleri hedef göstererek Bursaspor taraftarlarını şiddete teşvik eden Bursasporlu Esnaflar Derneği Başkanı Fevzinur Dündar'ı ve saldırganlara karşı aktif önlem almayan Bursa Emniyet Müdürlüğü’nü eleştirdiler. Ertesi gün (7 Ağustos) Bursa'daki demokratik sivil toplum örgütleri ve çeşitli siyasi partilerle beraber konu ile ilgili açıklama yapacaklarını bildirdiler.

Açıklamanın ardından İstanbul ve Ankara'dan gelen eylemciler polis eskortu eşliğinde Bursa Terminali’ne giderek geldikleri şehre doğru yola çıktılar. Halen Bursa Gökkuşağı Dernek Merkezi'nde beklemekte olan polis eşliğinde akşam saatlerinde dernek binasından çıktılar.”

Sonra...

Yaşananlar aşağı yukarı tüm ulusal gazete ve televizyonlarda detaylı bir şekilde yer aldı. 7–11 Ağustos 2006 tarihleri arasında Gökkuşağı Derneği başta olmak üzere, Kaos GL, Pembe Hayat, GLADT[8], Lambdaistanbul, Amargi Kadın Kooperatifi ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi yaşananları kınadıklarını bildiren basın açıklamaları yaptılar.

Gökkuşağı Derneği ve Lambdaistanbul, Bursasporlu Esnaf ve Sanatkârlar Derneği başkanı Fevzinur Dündar hakkında suç duyurusunda bulundu. Ayrıca, Türkiye Futbol Federasyonu ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği'ne (FIFA) şikâyet mektubu gönderilerek durumu bildirildi.

-2-
Homofobik/Transfobik Kuşatma

Yaşananlar ve yaşananlar hakkında yazılanlar; homofobi ve transfobi ile ne denli sarmalanmış olduğumuzun ve EBTT varoluşun korkulması, kaçılması, kaçınılması, dahası -bir sonraki başlık altında bahsedileceği üzere- yok edilmesi gereken bir şey olarak tanımlanabilmekte olduğunun açık göstergesidir.

Bilimsel açıdan normal olanın bir çeşidi olarak, tanımlanan eşcinsel ve biseksüel varoluş; değerleri ve sınırları değişken ve muğlak, ahlaken, bir sapıklık ya da hastalık olarak görülebilmektedir.

Bazı Bursalı ve Bursasporlular, EBTT bireylerin Bursa’da yapacağı bir yürüyüşü, devletçe tanınmasına rağmen içlerine sindirememiş, bu olaya tepki göstermişlerdir. Bu tutum, bu bireylerin EBTT varoluşu “kötü” olarak değerlendirdiklerini gözler önüne serer.

Yukarıda alıntılanan forum mesajlarında açıkça ve yine yukarıda aktarılan Bursasporlu Esnaf ve Sanatkârlar Derneği başkanı Fevzinur Dündar’ın basın açıklamasında üstü kapalı bir şekilde yer alan “eşcinsel varsayılma kompleksi” homofobinin bir başka biçimidir. Çünkü çoğunluğun değer yargılarına göre eşcinsellik “aşağılık” bir durum olarak görülür. Eşcinsel olmak, eşcinsel olarak “yaftalanmak” herhangi bir şey değildir. Bugün, “Ahmet yeşil gözlüdür,” demek ile “Ahmet eşcinseldir.” demek arasında fark vardır. Aslında her toplumda, her çağda var olan eşcinsellerin ve eşcinselliğin Bursa’ya özgüymüşçesine lanse edilişi ve bu yolla Bursalıların bu konuda aşırı duyarlı hale gelmiş olmaları gerçeği böylece açıklanabilir. “Bizim oralardan eşcinsel çıkmaz, bizde öyle şey yoktur.” deme ve eşcinselliği dışarıdaki, uzaktaki, öteki olarak konumlandırmaya ve bu yolla kendini aklamaya muhtaç “heteroseksüel” toplulukların; yakınlarında eşcinsel görmekten ya da adlarının eşcinsellikle anılmasından bu denli korkmasına akıl sır erebilir kolaylıkla.

Bu durum, Gökkuşağı Derneği’nin basın duyurusunda Bursa’yı tanımlarken “eşcinseller şehri” ibaresini kullanmasıyla görünür hale gelmiştir. Birçok gazete ve televizyon Bursaspor taraftarlarının galeyana gelmesine bu ibarenin sebep olduğunu öne sürmüştür. Oysa Bursa milyonlarca şekilde tanımlanabileceği gibi “eşcinseller şehri” olarak da tanımlanabilir. “yeşil”, “Avrupa şehri”, “Osmanlı payitahtı” gibi tanımlamalar Bursalılar nezdinde rahatsızlık sebebi olarak görülmediği halde “eşcinseller şehri” tanımlamasının yarattığı infial bu ibarelerde yer alan kelimelerin anlamları, çağrışımları ve toplumsal kabul görürlülükleri ile paraleldir.

Bursalılar “EBTT” Bursalılığın yerine “evliyalar şehri, çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet Han'ın, Ulubatlı Hasan'ın memleketi”[9] Bursalılığı yeğ tutmaktadır. Sorun şuradadır ki, bu “evliyalar şehri, çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet Han'ın, Ulubatlı Hasan'ın memleketi”nin Bursalıları “EBTT” Bursalıları yok saymakta, hiçbir Bursalının aynı zamanda “EBTT” Bursalı olamayacağı, olmak istemeyeceği varsayımı ile hareket etmektedir.

Yukarıda görüşleri alıntılanan yürüyüş karşıtı bireylerin tamamının erkek olması da dikkate değerdir. Çünkü eşcinselliğin birinci kertede tehdit ettiği, erkek egemen sistemde üstün konumda olan erkekliktir. Saldırgan erkeklikleri ile; kendilerine tehdit olarak gördükleri “erkekliğin yüz karası” olan eşcinsel erkek, travesti ve -kadınlıklarını yok sayarak- transseksüel kadınlara yek vücut karşı koyan bu erkekler; kendilerince ve dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine, cinsiyet kimliği kalıplarına gönülden bağlı kitlelerce birer kahraman, ama herkesin dilediğince yaşama özgürlüğünün olduğu ve hukukun üstünlüğünün kabul edildiği toplumlarda suçludur. Eşcinsel ve biseksüel kadınlarsa kadınlıkları ölçüsünde tehlikeli değil, çekici, ilgilenilesidir. Forum yazışmalarında EBTT bireyleri linç etmeye yönelik toplaşmanın kaçta, nerede olacağını soran “YEŞİL”[10] Bursalının: “NOT: Arkadaşlar ben lezbiyenlere sahip çıkıp onları doğru yola çekmeye çalışacağım. Siz de diğerleriyle ilgilenirseniz sevinirim :) bilginize” demesi bunun örneğidir. 

Yukarıdaki alıntılarda dikkat çeken diğer bir vurgu, aileye yapılan vurgudur ki, bu vurgu 6 Ağustos’ta yapılması planlanan yürüyüşün irdelemeyi amaçladığı valilik kararlarında da geçmektedir. EBTT varoluş aileyi ve çocukların gelişimini bozacak bir tehlike olarak görülmektedir.

EBTT bireylerin, homofobi ve transfobi ile sarmalanmışlığını ortaya koyan bir görüntü... Gökkuşağı Derneği merkezinde mahsur kalan EBTT bireyler ve onları dört duvar arasına hapseden, etraflarını saran Bursasporluların görüntüsü bu. 

Linç Kültürü

“Cinsel çeşitliliği zenginliğin değil de düşmanlığın nedeni olarak gören cinsiyet faşizminin travmatik bir semptomudur heteroseksist erkeklik. Farklı olanı şiddet yoluyla bastıran, ortalığa saçtığı şiddetiyle kendini var hisseden faşist, faşistliğini aşmadığı sürece hiçbir demokrasi biçiminden de bahsedilemez.”[11]

Devletin engellemeye çalıştığı örgütlenme haklarını arayan EBTT hakları örgütü temsilcileri, Bursa’da linç tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Şiddetin hiçbir geçerli mazereti olamaz. Hukukun üstünlüğünü kabul eden bir devlet sınırları içinde, bireyler haklarını mahkemelerde aramalıdır. Oysa Bursa’da yaşananlar, bunun her zaman böyle olmadığının ve hukuk devleti otoritesinin zayıfladığı alanlar olduğunun kanıtıdır. Otoritenin zayıfladığı bu alanın, iktidarın da tanımaktan imtina ettiği, hatta çoğunlukla yok saydığı bir alan olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Son yıllarda adı daha sık zikredilmeye başlanan “linç kültürü”, daha çok iktidarın yok saydığı, görmezden geldiği yahut karşı olduğunu açıkça ya da üstü kapalı bir şekilde beyan ettiği alanlarda ortaya çıkmaktadır. Örneğin Tutuklu Yakınları Derneği (TAYAD) adına bildiri dağıtan gençler ya da 30 Ağustos 2006 tarihinde yapılan Zafer Kutlamaları sırasında Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden öğrenciler terörist olarak yaftalanmıştır. Çünkü “terörist” olarak yaftalananların katli vacip olarak görülmektedir. 30 Ağustos’ta eylem yapan gençleri linç etmeye çalışanların İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah tarafından tebrik edilmesi, iktidarın bu linç kültürüne bakışını gözler önüne serer. Tehlike arz eden bazı “öteki”lerin haklarına dair yasalardaki boşluklar yahut uygulamadaki görmezden gelmeler, bu linç kültürünün kökleşmesinin önünü açmaktadır. “İşkenceye sıfır tolerans” diyen iktidar, aslında işkence yapılanların uğradıkları şiddeti ifşasına sıfır tolerans göstermekte, suçlular cezalandırılmamakta, hatta çoğu durumda yargı önüne dahi çıkarılmamaktadır. Bu da “bunlara istediğimizi yapalım, zaten bunların koruyanı, gözeteni yok” fikrini sağlamlaştırmaktadır. 

Şimdi Haberler!

Homofobi ve transfobi ile sarmalanmışlık, linç kültürünün desteklenmesi ve yaygınlaştırılması haber metinlerine de yansımaktadır.

Bursa olaylarını anlatan bazı haberler EBTT bireylerin yeterlilikleri/yetersizlikleri üzerine kurgulanmıştır. “Yürüyemediler”[12] ve “Bursa'da tehdit edilen eşcinseller yürüyemedi”[13] gibi başlıklar ve bu başlıklar altında yer alan haber metinleri EBTT bireylerin eksikliği ve yetersizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Yürü-mek eylemi bil-mek yardımcı eylemi ile birlikte ele alındığında öznenin o eylemdeki yeterliliğini ortaya koyar. Yürüyebilmek, yürümeye muktedir olmak demektedir. Yürüyememek ise bunun olumsuzudur, yani öznenin yürümeye muktedir olmadığını gösterir. Oysa Bursa’da EBTT bireyler yürüyememiş değil, resmi ve gayrı resmi baskılar sebebiyle yürütülmemiştir. YÜRÜ/T/ÜL/ME/MEK kelimesi üzerinde gösterilen her bölümleme kelimenin öznesini ve anlamını değiştirmekte ve yapacağımız her ekleme/çıkarma duruşumuzu ortaya koymaktadır.
Bu haber başlıkları ve haberler EBTT bireyleri, yanlışları, kötü yönleri ve başarısızlıkları ile kurgulayan medyanın homofobik/transfobik tutumumun bir uzantısıdır. EBTT bireyleri içine almak istemeyen, dışlayan sistem; onların yürüyemediklerini, yürümekten aciz olduklarını görmekten, söylemekten mutluluk duymuş, bununla tatmin olmuştur.

Kötülüğe Kötülük Her Kişinin Kârıdır[14]

EBTT hakları örgütlerinin Bursa’da maruz kaldıkları ayrımcılık ve şiddete verdikleri tepki pek çok açıdan dikkat çekicidir.

Fevzinur Dündar’ın açıklamaları ve Bursasporum sitesindeki forum yazışmaları bu eylemde olay çıkabileceğini öngördüğü halde, EBTT hakları örgütleri sadece Bursa Emniyet Müdürlüğü’nü bu tepki ve şiddet içeren söylemden haberdar etmek ve korunmak istemişlerdir. Varoluşlarının göstergesi, savunusu olacak izinli eylemi iptal etmemiş yahut kendilerine yapılacak saldırıyı püskürtmek amacıyla bir karşı saldırı planlamamışlardır. Bu kendi varoluşunun arkasında ve şiddetten uzak tutum, grupların olay sonrasında yaptıkları açıklamalar ve eylemlerde de belirleyici olmuştur.

Lambdaistanbul olayların ardından yaptığı basın açıklamasında yüzlerce rengârenk uçan balonu İstanbul göğüne bırakarak Bursalılara “hepimiz aynı gökyüzünü paylaşıyoruz, hepimiz biriz, şiddete karşıyız” düşüncelerini içeren bir mesaj vermiştir. “Çünkü sorunlar ancak karşılıklı iletişimle, iyi niyetle, çabayla ve sevgiyle çözülebilecektir.” der Lambdaistanbullular basın açıklamalarında.

Yazımı Gökkuşağı Derneği’nin açıklamasının son bölümü ile bitirmek istiyorum. Bu yazının; EBTT hakları örgütlerinin olaylara bakışını ve kendilerini homofobik/transfobik, ayrıca linç kültürünü destekleyen sistem içinde konumlandırışını oldukça başarılı bir biçimde ortaya koyduğunu düşünüyorum.  

“Bizler temel demokratik haklarımızdan birini kullanırken karşılaştığımız bu tutumu, devletin LGBT örgütlenmelerine karşı takındığı engelleyici tavrın devamı olduğunu düşünüyoruz. Basın bayramı olan 24 Temmuz tarihinde Kaos GL dergisinin yasaklanması ve toplatılması, Gökkuşağı ve Lambdaistanbul'un kapatılması girişimi, Ankara, Bursa, İstanbul, İzmir ve Mersin’de travesti ve transseksüellere yönelik sürdürülen sistematik saldırılar, keyfi gözaltılar ve cezalandırılmalar ayrımcı ve eşitlikten uzak tutumlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Ahlaksız olduğu gerekçesiyle kimi kurum ve kuruluşlara, kapımıza gelip bizi linç etmeye çalışanlara; asıl ahlaksızlığın eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüel gerçekliğini görmemekte ısrar etmek, var olan ve her halükarda var olmaya devam edecek eşcinsel, biseksüel, travesti, transseksüelleri ikiyüzlü bir yaşama itmek ve bir linç ortamını yaratmak olduğunu belirtmek isteriz. Bu insanlık dışı tavrın bayraktarlığını yapan Bursasporlu Esnaf ve Sanatkârlar Derneğinin Başkanı Fevzinur Dündar'ın hakkında suç duyurusunda bulunacağımızı belirtiyoruz.

Unutulmamalıdır ki; eşcinsel hakları insan haklarıdır. Bu yüzden dün yaşanan saldırıların aynı zamanda insan hakları ve demokrasiye karşı yapılmış bir saldırı olduğu görülmelidir.

Bu toplumda herkesin dilediği gibi yaşama hakkı vardır ve hiç kimsenin bir diğerinin yaşam hakkını elinden alma, dışlama, yok sayma, kendileştirme ya da ötekileştirme hakkı yoktur.

Ne hastayız, ne ahlaksızız. İnsanız. Değişmesi gereken de biz değil de bize olan yanlış ve haksız bakış açısıdır.

                                                                                                            Pınar Gümüş
                                                             Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, 4. Sınıf

“Eryaman’da oturuyoruz hepimiz. 10–15 kişi kadar varız…
Normalde bazı olaylar olur biliyorsunuz, travestilere falan saldırılar olur. Onlar normaldir yani alışılmıştır. Fakat son dönemki bu kaçmamıza sebep olan olaylar, normal, dışarıda, hani ‘şunları gidelim dövelim’ gibisinden değil de; son derece barbarca, vahşi ve katliam yaparcasına, resmen öldürmeye yönelik hareketlere dönüştü…”[16]

7–12 Nisan 2006 tarihleri arasında Ankara’nın Eryaman semtinde travesti ve transseksüellere yönelik olarak sistematik saldırılar düzenlendi ve bu saldırılar sonucunda çoğu travesti ve transseksüel Ankara dışına kaçtı. Eryaman’da yaşananlar ilk değil: Travesti ve transseksüeller 1970’li yıllardan beri sistemli ya da teke tek saldırılara uğradıklarını, yaşadıkları yerlerden atıldıklarını ve bu süregiden yıllar boyunca Türkiye’nin farklı yerlerine sürüldüklerini anla-tıyorlar. Üzerinden on yıl geçmiş olan, 1996 baharında Beyoğlu Ülker Sokak’ta gerçekleşen olaylar da travesti ve transseksüellere uygu-lanan kırımın tarihe geçmiş en şiddetli hallerinden bir tanesi.[17] Bugün Eryaman’da yaşananlar da Ülker Sokak’takinden hiç farklı değil. Eryaman, bir semt olarak yükselmeye başlayıp değer kazanınca, “revaçta” bir yer olmaya başlayınca, travesti ve transseksüeller bu güzelleşen semtte göze batmaya başlıyor, daha fazla tahammül edilemeyince de “temizleme” operasyonuna girişiliyor. Burada devletin, polisin, milliyetçi cephelerin, medyanın ya da mahalle sakinlerinin rollerinin ve eğilimlerinin neler olduğu şu an için açığa çıkmamış olmakla birlikte travestiler ve transseksüeller önceki deneyimlerinden de hareketle tüm bu yapı ve kişileri sorguluyorlar.

Travestilere ve transseksüellere uygulanan şiddet, toplumsal iletişimin ve empatinin sıfıra indiği ve hâkim toplumsal normların, yerleşmiş cinsiyet rollerinin ve yaşantı biçimlerinin kendisinden farklı olanı, “anormal”, “tehlikeli” ve “ahlaksız” olanı asimile edemediği vakit, yok etme yoluna gittiği bir iktidar ilişkisinin keskin bir örneği. Travestiler ve transseksüeller pembe nüfus cüzdanı alıp, devletin birer vatandaşı olup, kağıt üzerinde tüm diğer vatandaşlarla eşit haklara sahip olmalarına rağmen; sistemli bir şiddet ve kırımla karşı karşıya kalıyorlar ve mevcut durumda, hukuksal işleyiş ve devlet bu duruma çözüm oluşturamıyor. Toplumun birçok kesimi ve devlet tarafından marjinalliği ve toplum dışı yaşamayı kendileri seçmiş bir grup olarak algılanıyorlar. Bu durum da, yaşadıkları şiddete toplumsal-politik ve hukuksal yapıların çözüm oluştur-mamasını adeta meşrulaştırıyor. Travesti ve transseksüeller yaşadık-ları yerlerde -mümkün olduğunca gözden uzak sokaklarda- şiddetle ve yok olmayla baş başa bırakılan, varlıklarını bildiğimiz, fakat görünmez -mümkün olduğunca görünmemesi gereken- bir grup olarak toplumsal yaşamda karşımıza çıkıyor.

Bu noktadan hareketle bu çalışmada, liberal eşitlikçi devlet söyleminin, travesti ve transseksüellerin -ve belki başka azınlık gruplarının da- vatandaş olarak yaşam hakkını korumakta ve vatandaşlık haklarını kullanabilmelerini sağlamakta nerelerde atıl kaldığını ve bu dışlanma-şiddet kültürüne nasıl bir çözüm oluşturulabileceğini tartışacağım. Bunu yaparken, öncelikle travesti ve transseksüel kimliğinin; hem travesti ve transseksüellerin kendi açılarından hem de ilişki içinde bulundukları ya da onlarla ilişki kurmayı reddeden sosyal, politik ve hukuki özneler ve yapılar açısından nasıl kurulduğunun, onları nasıl tanıdığının veya tanımadığının cevaplarını bulmaya çalışacağım.

Travesti ve Transseksüel Kimliği

Travesti ve transseksüel kimliğinin oluşumuna bakarken, Rogers Brubaker ve Frederick Cooper, “Beyond Identity”[18] adlı makalede “kimliğe yönelik alternatif tanımlar ne olabilir” sorusuna aslında kimliğin farklı bileşenleri de olabileceği yanıtını veriyor.

Brubaker ve Cooper kimliğe alternatif tanımlar olarak üç ana başlık ortaya atarlar: Tanımlama ve kategorize etme; kendini anlama ve sosyal statü; benzerlik, bağlılık ve grup olma. Tanımlama ve kategorize etme tanımlarının içinde, kendini tanımlama, dış tanımlanış ve daha güçlü bir otorite tarafından tanımlanma gibi üç alt başlık daha vardır. Ben burada temel olarak bu alt başlıkların üzerinde duracağım. Kendini tanımlama, bireyin fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak kendini tanımlamasıdır ki bu ancak dış etkilerin de katılımıyla olur. Yani burada devreye dış tanımlanış girer. Dış tanımlanış da, bireyin veya grubun diğer bireyler, gruplar ve yapılar açısından nasıl bir anlam ifade ettiği ve onlara nasıl anlamlar yüklendiğiyle ilgilidir. Belirli bir otorite tarafından tanımlanmaya ise en iyi örnek olarak devletin vatandaşlarını kategorilere ayırması, nüfus cüzdanı vermesi, pasaport vermesi, parmak izi alması gibi işleyişler örnek verilebilir.

Travesti ve transseksüel kimliğinin nasıl oluştuğuna geri dönersek, travesti ve transseksüel olmak, bireyin kendini tanımlaması açısından öncelikle radikal bir tercih olan cinsiyet değiştirmeyi içerir. Yani kadın ya da erkek o ana kadar kadın ya da erkek olması üzerine oluşturduğu tüm tarihi ve kimliği silip yerine bir yenisini yazmaya kalkışacaktır.[19] Buraya kadar bu kimliğin tanımlanması sadece bir kendini tanımlama olarak algılanabilir. Ancak travesti ve transseksüel olarak içinde yaşanacak koşullar ve karşı karşıya gelinecek durumlar düşünüldüğünde, kadın ya da erkek, aslında tüm toplumsal yapılarla karşılaşmalar yaşayacağı ve direnmesi gerekecek bir dizi olaya en başından bir başkaldırıyla bu tercihi yapar.

Travesti ve transseksüellerin dış tanımlanışının önemli bir ayağını yaşadıkları çevredeki mahalle sakinleri oluşturuyor. Mahalle sakinlerinin büyük bir çoğunluğu travesti ve transseksüellerden rahatsızlar. Peki, bu rahatsızlık nereden kaynaklanıyor? Öncelikle travesti ve transseksüeller cinsellik ve cinsiyet gibi toplumsal alanda mahremiyetiyle var olan kavramlarda kendi iradeleriyle değişiklik yapmış insanlar. Bu mahremiyeti hiçe saymakla kalmayıp değiştirdikleri cinsel kimliklerini, “tanınma”larının bir göstergesi olabileceği sebebiyle, kadınlık ya da erkekliklerini gösterebildikleri ölçüde dışa vurarak yaşıyorlar. Bu durumda kadınlık ve erkeklik kavramlarının ahlak normlarında tuttuğu yer nedeniyle aslında bu normlara ve var olan toplumsal yapıya bir tehdit olarak algılanıyorlar. Cinsel kimliklerindeki değişikliğin yanı sıra, çoğu fuhuş yoluyla geçimini sağlıyor ve bu durum hâkim ideolojinin travesti ve transseksüelleri dışlamasını meşrulaştırırken kullandığı en büyük silah olarak karşımıza çıkıyor. Bu toplumsal normların içine milliyetçilik ve ataerki arasındaki ilişki de eklenince, travestiler delikanlılığa leke süren vatan hainleri olarak karşımıza çıkıyor. Bir semt berberi travestilerin onun için anlamını şöyle anlatıyor:

“Benim dünyamda onlara yer yok, ama diyeceksin ki yani ‘aynı toplumda yaşıyorsun aynı havayı teneffüs ediyorsun, saygı duymak gerekiyor’, ama ben saygı duymuyorum, saygı duyan duysun. Travesti işte bugün Merter’de falçatayla polisleri yaraladı, polislerle sopalarla çarpıştı; bir travestiyi iyi bir şey yaparken duymadık.”[20]

Travesti ve transseksüeller diğerleri tarafından böylece öteki olarak tanımlanırken, kendi içlerinde güçlü bir grup kimliği oluşturuyorlar. Öncelikle cinsel kimlikleri, yaptıkları tercih ve yaşam koşulları itibariyle başka gruplardan oldukça farklı olan özellikleriyle, daha keskin bir benzerlik içinde bir grup oluşturuyorlar. Bunun yanında hayatlarında sürekli var olan şiddet, onları sürekli bir arada yaşamaya zorunlu kılan, dayanışmayı gerektiren ve birlikte olunmazsa yaşanamayacak bir durum ortaya çıkarıyor. “Birlikte olmazsak yaşayamayız ki…” diyor Oya isimli bir travesti.[21] Eryaman’da ve birçok şiddet olayında diğer travesti ve transseksüel arkadaşlarından başka kimse –polis bile- yaşadıkları şiddete karşı bir şey yapmıyor. Bu durum aralarındaki haklı ve gerekli bir bağlılığı doğuruyor. 

Tanınma / Tanınmama

Charles Taylor “The Politics of Recognition”[22] adlı makalesinde farklı kültürlerin ve grupların tanınma taleplerinin devlet veya iktidar mekanizması tarafından nasıl karşılandığı ve sorunsallaştırıldığından bahsediyor. Taylor, tanınma talebinde bir tarihselleştirme yaparak, aslında bu durumun modernizm ile birlikte toplulukların gündemine girdiğinden, daha öncesinde feodal sistem ve sınıflı/kastlı toplum yapılarında tanınma gibi bir talebin olmadığını söylüyor. Modernizmle birlikte gelen bu talebi de liberal devletin karşılayışı konusunda çeşitli eleştiriler yapıyor. Taylor’a göre liberalizmin problemi, kültürler ve gruplar arası farklılıkları, dolayısıyla farklı talep ve ihtiyaçları hiçe sayarak (blindness) kültürel bir hegemonya yaratması ve bunun da sonuçta totaliter bir tutuma işaret etmesi. Liberalizm, tüm insanların eşit haklara sahip olduğu söylemiyle aslında tüm insanların var olan koşullarda da eşit olduğu öngörüsünden yola çıkmış oluyor ve böylece var olan eşitsizlikleri önlemeye yönelik bir adım atmıyor. Faklılıkları görmezden gelme (difference blindness) adı altında hegemonik bir kültür aşılanıyor ve aslında liberalizmin öngördüğü kültürel çeşitlilik sadece bir kısım kültürün çeşitlilik içinde barınabildiği bazılarının daima marjinal olduğu bir topluma işaret ediyor (particular culture hegemony). Taylor makalesinde Frantz Fanon’un tanınmanın da bir şiddet olduğu yönündeki görüşüne de yer vererek bu noktaya dikkat çekiyor.

Travesti ve transseksüeller vatandaş olarak pembe ya da mavi nüfus cüzdanlarıyla devlet tarafından tanınıyorlar. Kağıt üzerinde, hukuksal düzlemde, bakıldığında devletin diğer bütün vatan-daşlarına sağladığı imkanları ve hizmetleri travesti ve transseksüellere de sağlaması gerekir. Aynı zamanda devlet uluslararası düzeyde kabul görmüş insan hakları kavramlarında yer alan her türlü hakkı, diğer tüm vatandaşları gibi, travesti ve transseksüellere de tanımak ve bu hakları korumakla yükümlüdür. Travesti ve transseksüellere sosyal hakların tanınmaması ve kağıt üzerinde var olan -temel insan hakları- düzenlemelerin uygulanmaması aslında devlet nezdinde travesti ve transseksüellerin tanınması konusunda bir illüzyona işaret ediyor.

Travesti ve transseksüeller, çoğunlukla seks işçiliği yapmaları nedeniyle aslında sistemin talep ettiği bir açığı kapatıyorlar. Bu nedenle geceleri, fuhuş sektörüne hizmet ettiklerinde sokaklarda yerleri var, en azından varlıkları tanınıyor. Tabii bu durumda da şiddet görüyorlar, ancak gündüzleri fuhuş sektörü hasır altı edildiğinde ve sokaklar “güzelleştiğinde” travesti ve transseksüellere tahammül edilemiyor. Bu sefer akşamki şiddet yerini tamamen bir tanımamaya (misrecognition, demeaning), varlıklarını reddetmeye dönüşüyor. Hatta, Ülker Sokak olaylarında olduğu gibi bu varoluş herhangi bir uluslararası zirvenin (Habitat Zirvesi 1996) yapılmasına denk düştüğünde, sokak köpekleri, sokak çocukları ve “görüntüyü bozan” diğer varlıklarla da birlikte ilk temizlenmeye girişilen onlar oluyor.

Travestiler ve transseksüellerin yaşantısına dair bu örnek ve veriler gösteriyor ki travesti ve transseksüellerin toplumsal yapıda ötekileştirilmeleri, devletin onlara sunduğu illüzyon vatandaşlıkla pekişiyor. Bu durum da, tüm vatandaşlara eşit haklar tezinin reel olarak travesti ve transseksüeller için geçerli kılınmadığını gösteriyor. Taylor’ın da işaret ettiği, tüm insanlara eşit haklar doktrininin birçok durumda yetersiz kalacağı ve eşitsizliklere gebe olduğu tezi bu durumda da haklılaşmış oluyor. Bu durumda da sadece tüm vatandaşlara eşit haklar verilmesinin yeterli olmadığı, sosyal statüleri ve kimlikleri nedeniyle toplumda farklı konumlanmış vatandaşların pozitif ayrımcılığa tabi tutulabileceği, hatta pozitif ayrımcılıktan öte devletin halihazırda süregitmesine göz yumduğu negatif şiddeti engellemek yolunda bir şeyler yapabileceği ortaya çıkıyor.

Travesti ve Transseksüellere Uygulanan Şiddete Olası Çözüm Ne Olabilir?

Travesti ve transseksüellere yönelik şiddete çözüm ne olabilir sorusuna yanıt ararken, Taylor’un dikkat çektiği tanımanın ancak diyalogla oluşturulabilecek “karşılıklı bir ilişki” olması önem kazanıyor. Bu noktada, hizmet sağlamak ve hakları korumakla yükümlü devletin, tüm ezilen gruplarla olması gerektiği gibi travesti transseksüellerle de, sadece tepeden ve tamamıyla bürokratik bir tanıma ilişkisinden ziyade, karşılıklı bir devlet-vatandaş ilişkisi kurması ve sosyal-politik koşulları göz önünde bulundurması gerektiği açıkça görülüyor.

Böylece de tüm bu dışlama grupları ve transseksüeller arasında kurulabilecek en primitif iletişim çabası çözüme doğru bir adım olacak gibi görünüyor. Sosyolog Pınar Selek Ülker Sokak’ta yaptığı araştırmanın ardından, şöyle diyor:

“Her toplumsal grup kendi sorununu ve ilişkide bulunduğu diğer toplumsal grupların sorunlarını çözebilme iradesini kazanmadan toplumsal bir özgürlükten söz etmek de mümkün değildir. Bu irade sürekli bir ikinci düşünme ve empati çabasıyla gerçekleşebilecektir. Siyasetin ve bilginin toplumsal yaşamdan bağımsızlaştığı bir sistemde toplumsal gruplar arası süreklileşecek buluşmalar, tartışmalar ve empati çabaları yeni bir toplumsal sözleşmenin de zeminini yaratacaktır.”

Travesti ve transseksüellerin bugün uğradığı şiddet ve yaşam koşulları düşünüldüğünde, toplumsal iletişim, tüm toplumsal grupların iletişime geçeceği ve “ötekileştirme” durumunun empati ile bir anda yer değiştirebileceği gibi fazlaca optimist bir tabloya elbette ki işaret etmez. Ancak bu anlamda atılacak en küçük adımın bile travesti ve transseksüellerin -ve belki de farklı özellikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan birçok grubun- yaşadıkları şiddeti sorgulama ve temel insan haklarının savunulmasıanlamında çok değerli ve toplumsal barışın sağlanması açısından bir dönüm noktası olacağı açıktır.

Kaynakça:
·                           Rogers Brubaker ve Frederick Cooper, Theory and Society, (vol. 29, no.1) “Beyond Identity”, (Şubat, 2000) s. 1-47.
·                           Pınar Selek, Maskeler, Süvariler, Gacılar, (Aykırı Yayınları, 2001)
·                           Aykut Atasay, Travesti Terörü, (Belgesel, 2006)
·                           Charles Taylor, Multiculturalism, “The Politics of Recognition”, ed. A. Gutmann. (Princeton: Princeton University Press, 1994) s. 25–73.
·                           KAOS GL, Lezbiyen ve Geylerin Sorunları (Ankara, Şubat 2004)

·                            


[1] Lambdaistanbul, eşcinsellerin sorunlarını çözebilmek, eşcinseller arasında dayanışma örgütlemek ve eşcinsellere yönelik olumsuz bakış açılarını değiştirmek için oluşturulmuş olan bir sivil toplum örgütüdür. 1993 yılından beri faaliyetlerini sürdürmektedir.
[2] Eşcinsel Biseksüel Travesti Transseksüel.
[3] Gacı, Lambdaistanbul, Bahar 2006.
[4] Eşcinel, biseksüel, travesti ve transeksüel
[5]EBTT: Eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüel kelimelerinin kısaltmasıdır ve metinde, özel isimler ile başka kişi ya da kurumlara ait beyanatlar dışında bu terminoloji kullanılacaktır.
[6] Lambdaistanbul diğer iki dernekten farklı olarak 13 yıllık geçmişi olan bir STK’ dır. Dernekleşme öncesi adı: Lambdaistanbul Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi
[7] Bu süreç, 06.10.2006 tarihinde Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı aldığı “Bursa Gökkuşağı Derneği'nin kapatılması için bir gerekçe yoktur” kararıyla Gökkuşağı Derneği için sona ermiştir. Lambdaistanbul içinse devam etmektedir. 
[8] Gays & Lesbians aus der Türkei Berlin-Brandenburg (Almanya’da yaşayan Türkiyeli Gey ve Lezbiyenler Derneği),
[9] Bu ibare Feyzi Dündar’ın yaptığı açıklamadan alınmıştır. 
[10] “YEŞİL” bu yorumu yazan kişinin kullanmayı seçtiği takma isimdir. 
[11] Birol Dinçel, “Cinsiyetçi Faşizmin Şiddet Kültürü”, http://www.bianet.org/2006/08/07/83361.htm
[12] http://www.bursahakimiyet.com.tr/in.php?is=haber&sec=haber&im=4964
[14]Bu bölüme başlık olarak seçtiğim “kötülüğe kötülük her kişinin kârıdır” sözünün devamı niteliğinde olan “kötülüğe iyilik er kişinin karıdır” bölümünü cinsiyetçiliği sebebi ile kullanmadım. Bu şerhimi de, ileride yanlış anlaşılmamak adına buraya almayı uygun gördüm. Bu halk deyişinin ikinci kısmının şu şekilde değiştirilmesini öneriyorum; “kötülüğe iyilikse ‘kendini bilen’ her kişinin karıdır.”  
[15] 2005-2006 Bahar döneminde Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlşikiler Bölümü’nde Yrd. Doç. Dr. Murat Akan tarafından açılan POLS323 Politics of İdentity dersi için hazırlanan ödevin yeniden düzenlenmiş halidir.
[16] 22 Nisan 2006’da Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde Esma ile yapılan görüşmeden.
[17] Pınar Selek, Maskeler, Süvariler, Gacılar, “Dışlayanlar: Birleşik Temizleme Cephesi”, (Aykırı Yayınları, 2001) s. 120.
[18] Rogers Brubaker ve Frederick Cooper, Theory and Society, (vol. 29, no.1) “Beyond Identity”, (Şubat, 2000) s. 1-47.
[19] Pınar Selek, Maskeler, Süvariler, Gacılar, “Dışlayanlar: Birleşik Temizleme Cephesi”, (Aykırı Yayınları, 2001) s. 87.
[20] Aykut Atasay, Travesti Terörü, (Belgesel, 2006).
[21] Pınar Selek , Maskeler, Süvariler, Gacılar, (Aykırı Yayınları, 2001), s. 94.
[22] Charles Taylor, Multiculturalism, “The Politics of Recognition”, ed. A. Gutmann. (Princeton: Princeton University Press, 1994) s. 25–73.


 
Son Eklenenler
 


copyright 2006 Feminisite.net, her hakkı saklıdır. Design by > MAJOR DESIGN WORKSHOP
www.majortanitim.com.tr