Anasayfa | Hakkımızda | Linkler | İletişim
Kültür - Sanat  »  Edebiyat
Dosya: Edebiyatta Ayrıksı Bir Kadın: Virginia Woolf II

Hazırlayanlar: Aslı Ekşi, Öykü Tümer, Seda Saluk, Miray Çakıroğlu / Mart 2008


Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü'nün (BÜKAK) bülteni BÜ'de Kadın Gündemi'nin  Bahar 2008 tarihli 14. sayısında yayımlanmıştır.

 
Virginia Woolf’tan Mektup Almak:  / Üç Kuruş (Three Guineas)‘taki Mektup-Yazar-Okur İlişkisine Dair Bir İnceleme / Öykü Tümer

Edebiyatta Yeni Bir Zaman Deneyi: “Mrs. Dalloway” / Miray Çakıroğlu


Virginia Woolf’un Feminizmi, Sufrajet Hareketine Bakışı ve Bunlara “Gece ve Gündüz” Gözüyle Bakmak

Aslı Ekşi

Virginia Woolf hiç kuşkusuz ki feminist literatürde önemli yeri olan ve bugün feminist çalışma yapanların düşünsel kaynak olarak eserlerinden faydalandığı bir yazar. Bu yüzden Virginia Woolf’un feminizm anlayışını yorumlayabilmek ve anlayabilmek son derece önemli. Peki, ama Virginia Woolf’un feminizm anlayışı nasıl yorumlanır? Her şeyden önce yazarın hayatı ve yaşadığı dönem bu yorumda bakılması gereken önemli bir nokta. Virginia Woolf’un yazdıkları da her yazar gibi hayatından ve yaşadığı dönemden bağımsız düşünülemez.

Feminizmle ilgili görüşlerini öğrenmek için genellikle Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sına bakılır. Burada akıcı bir dille, iyi yazar olabilmeleri için kadınların kendilerine ait bir odalarının olmaları gerektiğini savunur ve kadın özgürlüğü için en temel çözüm noktasının ekonomik özgürlükten geçtiğini vurgular. Feminizmle antimilitarizm arasındaki bağı ve ataerkil sistemin savaşı nasıl üretip beslediğini anlattığı kitabı Üç Kuruş da bu konuda önemli bir kaynaktır. Feminist görüşlerini doğrudan açıkladığı bu kitaplarının dışında, romanlarında da Virginia Woolf’un feminist görüşlerini karakterler ve olaylar üzerinden izleyebilmek mümkündür. Ayrıca günlükleri ve mektupları da bu konuda bir hayli aydınlatıcı olabilmektedir.

Fakat Virginia Woolf’un feminizmle ilgili görüşlerini yaşadığı dönemin kadın hareketindeki en baskın konu olan sufrajet hareketine karşı olan tavrı ile birlikte incelemeye çalıştığımızda, karşımıza Sowon S. Park’ın makalesinde[1] kullandığı deyimiyle “tutarsız” bir durum ortaya çıkar. İlke olarak Virginia Woolf sufrajet hareketini destekliyordu ve 1910 yılında bir yıla yakın bir süre People Suffrage Federation adlı sufrajet bürosunda çalıştığı bilinmektedir. Fakat bu kısa süreli aktivizmine rağmen, gerek günlüklerinde gerekse mektuplarında hem sufrajet hareketine katılan bireyler hem de sufrajet hareketinin altında yatan mantık hakkında eleştirirlerini dile getirmiştir. Sufrajetleri “garip”, “eskimiş” kıyafetler içinde “acayip aksanlı” kadınlar olarak tarif etmiştir. Diğer yandan da sufrajet hareketiyle eş zamanlı olarak gelişen, kadınlara verilecek oy hakkı için henüz erken olduğunu ve öncesinde kadınların eğitilmesi gerektiğini düşünen, progresif antisufrajet hareketine uyan açıklamalarda bulunmuştur. Kitleleri harekete geçirip protestolar için yollara döken sufrajet hareketini alt sınıf davranışı olarak nitelendirmiştir. Ayrıca 1931’de yazdığı Life As We Have Known It adlı giriş mektubunda kendisini “kadın hareketinin iyiliksever izleyicisi” olarak tasvir etmesiyle adeta sufrajet hareketi ile arasında hissettiği mesafeyi açıklamaktadır. Kendine Ait Bir Oda’da oy hakkı ile para arasında bir seçim yapması gerektiğinde parayı tercih edeceğini belirtmiştir. Virginia Woolf için bireyi tanımlayan özelliklerin içinde ait olunan sınıf, kadın ya da erkek olmaktan daha önemliydi. Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, özellikle de 1970lerden sonra yapılan incelemelerde temel eleştiri noktası Virginia Woolf’un feminizminin bir sınıf feminizmi olduğudur.

Virginia Woolf’un feminizm adına en temel yapıtları Kendine Ait Bir Oda ve Üç Kuruş olsa da, romanlarında da ataerkil sistemi sık sık eleştirir. Fakat Mina Urgan’ının Virginia Woolf’u incelediği kitabınının Woolf’un feminizmine ayırdığı kısmında belirttiği gibi, yazarın romanlarında doğrudan verilmiş feminist karakter sayısı çok azdır. Gece ve Gündüz adlı romanında verilen sufrajet karakter Mary Datchet bu az sayıdaki karakterlerden biridir. Bu romandaki Mary Datchet, Katharine Hilbery karakterleri ve onların etrafındaki roman karakterlerinin kurgusu, Virginia Woolf’un feminizmini anlayıp sufrajet hareketiyle ilişkilendirmede bize ipuçları verebilmektedir.

Virginia Woolf’un ikinci romanı olan ve 1919 yılında basılan Gece ve Gündüz klasik gerçekçi üslupla yazılmıştır. Olay örgüsü, gerçek mekan tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleriyle dönemin atmosferini yansıtır. Kadın hakları, sınıfsal farklılıklar, aşk, özgürlük gibi meseleler karakterlerin yaşamları aracılığıyla anlatılır. Yansıttığı döneme paralel olarak İngiliz modernizmini ve bununla birlikte toplumda meydana gelen dönüşümü kuşaklar arasındaki farklılıklarla birlikte dile getirir.

Kitap dört ana karakterin; William Rodney, Ralph Denham, Mary Datchet, Katharine Hilbery etrafında şekillenir. Bu karakterlerin aralarındaki romantik ilişkiler aktarılırken aşk üzerine yorumlar yapılması romantik bir hava kattığı için, yer yer bu roman Jane Austen’in romanlarına benzetilse de Virginia Woolf’un asıl yapmak istediği bireyler arasındaki ilişkilerden yola çıkarak toplumsal ilişkilere ışık tutmaktır. Özel ve kamusal alanın –o yıllarda bu isimler kullanılmasa da- tanımlanmaya başlamasıyla yazar bu alanları karakterler yardımıyla belirlemeye çalışmaktadır. Bu açıdan Gece ve Gündüz’de asıl üzerinde durmak istediğim karakterler, bu farklı iki alanın sembolü gibi görünen: Katharine Hilbery ve Mary Datchet.

Virginia Woolf’un ablası Vanessa Bell’e adadığı bu romanda Katharine Hilbery karakteriyle aslında ablasını tasvir ettiği kabul edilmektedir; ama öte yandan bu karakter ile yazarın aile çevresi arasında da bazı benzerlikler bulunmaktadır: Virginia Woolf gibi Katharine Hilbery edebiyatçı bir ailden gelmektedir, dedesi Viktoryen Dönemin ünlü şairlerindendir. Virginia Woolf’un babasının da Viktoryen Dönemin ünlü edebiyat editörlerinden biri olduğu düşünüldüğünde yazarın büyüdüğü ortam, romanda tasvir ettiği Hilbery ailesinin hayatına benzemektedir. İki aile de kültürel aristokrasi ve elitizmin gerektirdiği kurallar dahilinde yaşamaktadır.

Katharine karakteri ve aile çevresi ile yazar aslında “yüksek kültür” dünyasını anlatmaya çalışmaktadır. Hilbery ailesi üyeleri elitizm ve kültürel aristokrasi sonucu her ne kadar aydın bir aile olduklarını iddia etseler de belli tabuları benimsemişlerdir. Katherine gizli gizli matematik ile uğraşır ama bunu açıklayamaz çünkü o dönem de matematik “kadınlara uygun olmayan” bir uğraştır, edebiyatçı bir ailenin kızı olan Katharine ancak edebiyatla uğraşabilir. Bu yüzden hiç istemese de Katharine “edebiyat dünyasında büyük bir eksik” olan dedesinin tam bir biyografisinin yazılmasında annesine yardım etmektedir.

Mary Datchet ise Katherine Hilbery’den çok farklı bir hayat sürmektedir. Taşradan Londra’ya gelen, orta gelirli bir ailenin kızı olan Mary ailesi ile arasında ciddi problemler olmasa da özgürlüğünün peşinden gidip tek başına yaşamayı seçmiştir. Bir sufrajet bürosunu yönetir, akşamları küçük kira odasında toplantılar düzenler. Hem çalıştığı dernek üyeleri, hem arkadaş çevresi için Mary yorulmak bilmeden çalışan genç bir kadın ve başkalarının sorunlarıyla uğraşmaya hazır anlayışlı bir dosttur. Mary Datchet’ın kendine ait özel bir dünyası yok gibidir, adeta başkaları için yaşamaktadır. Mary karakteri ile sufrajetlerin “kişisel olmayan” dünyaları anlatılmaktadır. Kendini işiyle tanımlayan, örgütlenmeyi öğrenebilmek için Amerika’ya gitmeyi düşünen, her türlü işini kendi yapmaya alışmış Mary’nin hayatında romantik zamanlara yer yoktur. Bu bağlamda Mary’nin hayatı o dönemdeki pek çok sufrajetin hayatıyla benzeşmektedir. Bir dönem Ralph Denham’a hissettiği duyguları tanımlamaya çalışan Mary duygusal bocalamalar yaşasa da sonunda yine kendini işine verir, ne de olsa Mary için hayatın anlamı çalışmaktır.

Yine de Mary Ralph’a hissettiklerini anlamaya çalışırken hayatını sorgulamak adına yönettiği büroyu ve sufrajet hareketin içindeki insanları sorgular, bazen tüm etrafındakileri boş bulur. Hayatını sufrajet hareketine adamış, bu konuda fazla duygusal ve ateşli söylevler veren Sally Seaton’u aptalca ve aynı büroda çalışan, sessiz ve sakin bir adam olan Mr. Clacton’u silik bulur. Hayatını kadınların oy hakkı için çalışmaya vermiş olan Mary’nin bu düşünceleri aracılığıyla, Virginia Woolf sufrajetlerin militanca ya da toplumun pek çok kesimi tarafından dikkate alınmayan, saygı duyulmayan, gülünç bulunan tavırlarını eleştirmektedir.

Bu iki karakter, Mary ve Katharine arkadaş olsalar da aralarındaki ilişki mesafelidir. Bu iki karakter adeta birbiriyle pek de kesişmeyen daha doğrusu kesiştirilemeyen alanların temsilidirler. Katharine, Mary’nin yaptıklarını takdir edip, kadınların oy hakkını ilke olarak savunsa da sufrajet bürosundaki çalışmalara katılmaz. Hatta sufrajet bürosunda gördükleri onun için akşam yemeği sofrasında annesi ve babasına bahsettiği bir konudur yalnızca. Katharine içinde yetiştiği çevrenin etkisi ve kendi bireyselliği ile kitlesel hareketlere ve örgütlenmeye uzak durmaktadır. Kısıtlayıcı bulduğu aile çevresinden kurtulup özgür olabilmenin yolunu evlilikte görür ve “yarı kız kurusu yarı şair” dediği William Rodney ile nişanlanır. Bu nişanın tek sebebi Katharine’nin evli bir kadın olduğunda daha özgür olacağını ve daha rahat matematik çalışabileceğini düşünmesidir. Mary için özgürlük tek başına yaşayıp, çalışarak kendi geçimini sağlamaktır ama Katharine’in özgürlük anlayışı buna pek benzemez. Bu açıdan özgür olduğu için Mary’i takdir etse de kendi özgürlüğünü bu şekilde elde etmeye çalışmaz. Diğer bir yandan da annesi ve halalarıyla yaptığı, evlilik hakkındaki konuşmalarda evliliğin anlamının kuşaklar arasında nasıl değiştiğini görürüz. Evliliği kocasına sonsuz bir sadakat olarak gören kuzeni Cassandra, eski evlilik modelini simgelerken; bunu bir hayat biçimi olarak gören Katharine, yeni evlilik modelini temsil etmektedir. Fakat kitabın sonlarına doğru “mantıklı” biri olarak tanınan Katharine kendine tutkun olan Ralph Denham’a aşık olur ve yine sufrajetlerin hayatlarında görülmeyen bir sonla kendini bu romantik duyguya bırakıp Ralph ile nişanlanır. Katherine adeta özel alanın sembolü gibidir. Kamusal alanın sembolü olan Mary’nin hayatında ise romantizme yer yoktur. Ralph’ın Katharine’den hoşlandığını anlayan Mary durumu Katharine’e anlatır ve aşk konusunu tamamiyle kapatıp kendini “ulvi” bir şekilde toplumsal projeler üzerine çalışmaya verir.

İki farklı kadın tipiyle Virginia Woolf kadınlar için iki farklı ucu tasvir eder. Bir yerde kişiselliğin ve elitizmin sembolü Katharine ve onun dünyası, diğer yanda ise Mary’nin kişisel olmayan, toplum için çalışmakla tanımlanan dünyası. Katharine’e göre Mary’nin dünyası alt sınıflar içindir. Mary içinse Katherine hayatı boyunca hiç çalışmak zorunda kalmadığı, zorluklarla tanışmadığı için toplumdaki pek çok şeyi anlamayan, göz ardı etmeyi tercih eden biridir. Katharine’in ilk başlarda özgürleşme yolu olarak gördüğü evlilik ona çok yabancıdır.

Gece ve Gündüz’deki roman karakterlerinin kurgulanmasıyla iki farklı kadın karakter yaratan Virginia Woolf, dönemindeki kadın hayatları için de iki farklı seçenek yaratır. Bir yanda özel alan ve bireysellik gibi kavramlar arasındaki yüksek sınıftan gelen Katherine Hilbery, diğer yanda alt sınıftan gelen ve kendini kadınların oy hakkı gibi toplumsal konular için çalışmaya adamış Mary Datchet. Bu iki karaktere bakıldığında Virginia Woolf, Katharine’in bulunduğu uca daha yakın durmaktadır. Virginia Woolf’un hayatında Katherine gibi bir evlilik ve romantizm anlayışı olmamıştır, kadınların özgürlüğünü ekonomik bağımsızlıkta aramıştır; ama kendini toplumdan kısmen de olsa yalıtmış, bireysel bir hayatı tercih etmiştir. Günlüklerinde yer yer insanlarla fazla iç içe olmaktan hoşlanmadığını belirtmiştir. Kitlesel hareketleri ve eylemlerin çoğunu alt sınıf davranışı olarak nitelendirmiştir. Sınıf, Virginia Woolf için güçlü bir kimlik belirleyici etmen olmuştur. Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda ilke olarak kadınlara oy hakkı verilmesinin taraftarı olsa da Virginia Woolf’un pratik hayatta sufrajet hareketini genel anlamda izlemekle yetinmiştir diyebiliriz. Sufrajetlerin sokaklara dökülüp eylemler düzenlemelerini “militanca” bulmuş ve ateşli sufrajet söylemlerini eleştirmiştir. Oy hakkını elde etmeden önce kadınların eğitim hakkına kavuşup bir meslek sahibi olmaları gerektiğini ve kadınların asıl özgürlüklerini bu şekilde kazanacaklarını savunmuştur.

                                                                  ... ... ...
 
 Virginia Woolf’tan Mektup Almak:
Üç Kuruş (Three Guineas)‘taki Mektup-Yazar-Okur İlişkisine Dair Bir İnceleme

Öykü Tümer

“Bir kadın olarak benim ülkem yoktur. Bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum. Bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir.” Virginia Woolf’un 1938’de yazdığı Three Guineas’ı (Türkçeye Üç Kuruş ve Kadının Toplumsal İşlevi olarak çevrilmiştir) en çok bu alıntısıyla biliyoruz. Milliyetçilik, savaş ve militarizmle kadın olarak nasıl mücadele edilebileceği üzerine yazılmış bir mektuptur Üç Kuruş. Virginia Woolf’a savaş karşıtı bir toplulukta çalışan bir beyden mektup gelir. Woolf’tan hem savaş karşıtı bu topluluğa katılması hem de topluluğa maddi destekte bulunması talep edilmektedir. Virginia Woolf ise cevaben bu mektubu/kitabı yazar. Woolf’un çıkış noktası, savaşı nasıl önleyebiliriz sorusudur. Ancak mektup “eğitimli bir erkeğin kızına”, bir kadın yazara, Virginia Woolf’a gelmiştir. O da “eğitimli bir erkeğin kızının”, bir kadın yazarın savaşı engellemek için neler yapması gerektiğini açıklar kitap boyunca.

Savaşların sorumlusu büyük ölçüde erkeklerdir Woolf için: Üniversite kapıları kadınlara kapalıdır, çalışma hayatında erkekler üstündür, ekonomik ve siyasi karar alma mekanizmalarında kadınlar yoktur. Savaş belli bir iktidar çevresinin çıkarınadır ve bu iktidar tamamen erkeklerin elindedir. Bu bağlamda savaşa karşı olmak yeterli değildir, toplumsal-ekonomik-siyasi sistemin erkek egemenliğine karşı olmak da gerekmektedir. Bu sebeple Woolf elindeki üç kuruşun birini kadınların eğitimi için, ikincisini kadınların meslek sahibi olabilmesi için bağışlar. Üçüncü kuruşu ise kendisinden destek talebinde bulunan savaş karşıtı örgüte verir.

Kadınların okula ve üniversiteye gitmesi, Virginia Woolf için çok önemlidir. Kendine Ait Bir Oda kitabında Woolf, Shakespeare’in hayali kız kardeşi Judith’ten bahseder. Judith de çok yeteneklidir; aynı abisi gibi. Ancak ailesi Judith’in okula gitmesine izin vermez -zaten çok yakın bir zamana kadar tiyatro eğitimi alabileceği okulların ve üniversitelerin kapısı kadınlara kapalıdır. Ailesi Judith’i evlendirmek ister. Judith evden kaçar ve Londra’nın yolunu tutar. Ancak hayalleri gerçekleşmez, kimse Judith’e tiyatroda iş vermez. Bir tiyatro menajeri kendisine acır, onu himayesine alır. Ancak hikâyenin sonu mutlu değildir, Judith menajerden hamile kaldığını öğrenir ve intihar eder.

Kadının okula gönderilmemesi, zorla evlendirilmek istenmesi ve namus sorunundan ötürü intihar etmesi kadının sadece özel alanda ezildiğinin bir göstergesi değildir. Özel alandaki ve kamusal alandaki erkek egemenlik birbiriyle derinden ilişkilidir. Kendine Ait Bir Oda’da daha ziyade kadın yazarlar üzerinde duran Woolf, Üç Kuruş’ta bu analizi geliştirir. Kadınların eğitim kurumlarından dışlanması ve ailelerince okula gönderilmemesi birbirini besleyen süreçlerdir. Kadınların eğitim hakkı böylece hem kamusal hem de özel alanda onların güçlenmesini sağlayacaktır. Eğer kadınlar bulundukları alanda güçlü ve eğitimli kadınlar olarak var olabilirlerse, erkek egemen iktidar da elbette sarsılacaktır. Dolayısıyla Virginia Woolf için savaşı engellemenin yolu, dolaylı değil çok doğrudan kadınların eğitime erişmelerinden geçmektedir. Bu nedenle üç kuruştan birini kadın öğrencilere ders veren okulun yeniden yapılmasını destekleyen vakıfa bağışlar. Ancak kadınların eğitim hakkını savunurken herhangi bir eğitim değildir Woolf’un bahsettiği: yüzyıllardır erkeklere verilen eğitimden farklı olması gerektiği üzerinde durur, mesela sanat eğitiminin öneminden bahseder.

Kadınların okula gitmesi elbette ki kadınları güçlendirmeye yönelik bir adımdır, ancak yeterli değildir. Kadınların ekonomik özgürlüğü de son derece önemlidir. Yine Kendine Ait Bir Oda kitabına dönersek, yazar kadının özgürce yazabilmesi için kendine ait bir odadan önce kendine ait parası olmasının ne kadar önemli olduğunu vurguladığını hatırlarız Woolf’un. Hatta oy hakkı ve para arasında birini seçmesi gerekse parayı seçeceğini de söyler. Çünkü ona göre, kadınların ekonomik özgürlükleri olmaz ve kendi hayatlarını idame ettiremezlerse, özel alandaki erkek egemenliğinden kurtulmaları imkânsız hâle gelecektir. Woolf, Üç Kuruş’ta da bu görüşün üzerine gitmiştir. Kadınların iş bulmasına yönelik çalışmalar yapan örgüte de ikinci kuruşunu bu yüzden verir. Kadınların kendi hayatlarını idame ettirmeleri hem onları güçlendirecek hem de toplumda daha fazla söz sahibi olmalarını sağlayacaktır.

Son kuruşu ise savaşı engelleme ve düşünce özgürlüğünü koruma topluluğuna verir. Ancak bu topluluğa katılmayı reddeder. Her ne kadar topluluğun savaşı durdurmaya yönelik politikasını takdir ettiğini belirtse de, savaşları engellemek için kendisinin ve kadınların yapması gerekenin bu topluluğun yaptıklarını tekrar etmek yerine yeni yöntemlerin ve yeni sözlerin peşinde koşmak olduğunu savunur. Kitabın sonunda, farklı kurumlara verdiği diğer iki kuruşun da savaşı engellemek için olduğunu hatırlatır. Savaşı önlemek sadece savaş karşıtı olmakla değil, toplumsal bir dönüşümle ve kadınların toplumsal rollerinin değişmesi ile mümkün olacaktır; başta da söylediğim gibi, savaş erkek iktidarının çıkarınadır ve bu iktidarın değişmesi ancak kadınların, kadın olarak güçlenmesini ve toplumu dönüştürecek bir güç haline gelmesini destekleyerek mümkün olacaktır.

Üç Kuruş’un içeriği, militarizmi inceleyen ve eleştiren pek çok feminist yazar için çıkış noktası olmuştur. Ancak bu yazıda, esas üzerinde durmak istediğim Virginia Woolf’un ne söylediğinden ziyade nasıl söylediği. Çıkış noktam ise kitabın aslında bir mektup şeklinde yazılmış olması.

Üç Kuruş’un Kurgusu: Mektuplaşma

Virginia Woolf’a biz okuyucunun görmediği bir mektup gelir. Üç Kuruş, bu mektuba cevaben yazılmış bir mektuptur. Peki, Woolf neden böyle bir kurgu seçer? Yazının kalan bölümünde bu sorunun peşinden gideceğim.

Bu soruya verilebilecek ilk cevap, kadının kamusal alandaki varlığının sınırlandırılmışlığı olabilir. Kadın özel alanda, evde olması nedeniyle kamusal alanda dönen tartışmalara müdahil olamaz, sesini duyuramaz. Mektup sayesinde bu kamusal alan/özel alan arasındaki sınır aşılır. Woolf’un söz söyleme hakkı, biz okuyucunun görmediği mektupla doğar. Bu durumu şöyle okuyabiliriz: Bir kadın olarak Woolf siyasetin konuşulduğu kamusal alanda değildir, ancak onun evine gelen bir mektupla kendisiyle iletişim kurulabilir. Woolf da “dışarı” ile ilişkisini fiziksel olarak “orada” var oluşuyla sağlayamaz; düşünceleri ancak yazdığı bir mektupla “oraya” ulaşabilir. Böyle bir okumayla, mektubun politik hayatta var olmak için seçilmiş bir yöntem olduğu sonucunu çıkarabilir.

Ancak bu düşünce, Virginia Woolf’un neden kitabı için mektup formatını seçtiğini anlamamızda yetersiz kalmaktadır. Kamusal alan ve özel alan, içerisi ve dışarısı sınırları net olarak çizilen mekânlar değildir; zaten feminist literatürde bu konular çokça incelenmiş olmalarına rağmen kavramsallaştırılmasına dair halen çeşitli tartışmalar barındırmaktadır. Bunun dışında kitabın bütünü tek bir mektuptan ibaret değildir: Woolf aldığı, yazdığı ya da yazılmış olabilecek farklı mektuplara da yer vermektedir.

Daha önce de bahsettiğim gibi, kitabın yazılmasına vesile olan savaş karşıtı topluluktan gelen mektubu biz okuyucular görmeyiz. Ancak başka mektuplar da vardır: Kadınlara yönelik eğitim verecek okulun yeniden inşasını desteklemek için kurulan vakfın ve kadınların iş bulmasına yönelik çalışma yapan derneğin haznedarlarının yazdığı mektupları okuruz. Bunların yanı sıra bu mektuplara cevaben yazılması muhtemel ve talebi reddeden mektuplarla Virginia Woolf’un bu ret cevaplarındaki gerekçeleri çürüten ve neden destek verilmesi gerektiğini açıklayan mektuplarını da okuruz. Bir mektup trafiği vardır kitap boyunca. Farklı kişilerin görüşlerini, yine kendi ağızlarından yazıldığını farz ettiğimiz mektuplar aracılığı ile okuruz.

Kitap boyunca süre giden bu mektup trafiğini ve bu mektupları yazan kişileri göz önünde bulundurduğumuzda, Virginia Woolf’un mektubunun farklı kişilerin seslerini duyurabilmek için kullanılan bir araç olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Mektuplar aracılığıyla farklı kişilerin ve farklı görüşlerin kitapta var olması sağlanmıştır. Mektuplaşmalarla fikir alışverişi yapılmaktadır ve belki de farklı kişiler arasında iletişim sağlanmaktadır. Aynı zamanda gündelik hayatta yan yana gelemeyecek insanlar bu mektuplar aracılığıyla birbirlerinin düşüncelerini öğrenmekte ve cevaplar oluşturabilmektedir. Böylece kamusal alanda baskın olan görüşlerin çürütülebilmesi için genelde sesini duymadığımız bir kesime söz hakkı tanınmaktadır.

Ancak herkesin sözü eşit derecede temsil edilmemektedir. Nasıl ki toplumsal hayatta kadının sözü kolayca kesilebiliyorsa, Virginia Woolf da bazı mektupları yarıda keser. Bazı mektupların –erkekler tarafından yazılmış olanlar- sonunda üç nokta vardır ve “…böyle devam eder” der Woolf. Devamını aslında tahmin ederiz bu mektubun ancak yarıda keserek, erkek egemen dilin ve söylemin kitapta yeniden üretilmesini engellemiş olur.[2]

Yazar: “Eğitimli Erkeklerin Kızları”

Bu mektubu/kitabı kimin yazdığı da değinilmesi gereken başka bir nokta olarak karşımıza çıkar. Birinci tekil kişiden ziyade “biz”i kullanır Woolf. Bu “biz” ile tüm kadınların temsil edildiği de söylenebilir, ancak kitap boyunca sıklıkla kullandığı “eğitimli erkeklerin kızları”nın bu soruya daha uygun bir cevap olacağı kanısındayım.

Virginia Woolf çoğu zaman elit, snop olmakla suçlanır. Sufrajet harekete mesafeli tavrı, oy hakkı için sokağa dökülen kadınları militan bulması ve kendini onlarla özdeşleştirmekten kaçınması bu yargıyı destekler. “Eğitimli erkeklerin kızları” biraz da bu tavrını hatırlatır.
Anna Snaith, Virginia Woolf’un Üç Kuruş’ta bu çerçeveyi bilinçli olarak çizdiğini öne sürer[3]. Snaith’e göre, Woolf, kendi sınıfının bilincindedir ve kendi deneyimiyle diğer sınıflardaki kadınların (özellikle işçi sınıfından kadınların) deneyimleri arasındaki farkın ayrımındadır, kitapta da bu fark yokmuş gibi davranmaz. Snaith’e göre Woolf’un “eğitimli erkeklerin kızları”nın sesini duyurmasındaki bir diğer neden ise, Woolf’un mektubunun alıcısı eğitimli erkekler ve onların erkek çocukları olduğundan -Virginia’nın bu mektubu eğitimli bir erkeğe cevaben yazdığını unutmayalım- bunların ancak yine kendi sınıflarından olan kadınlar tarafından ikna edilebilmesidir. Bu bağlamda, her ne kadar Üç Kuruş’un yazarı Virginia Woolf olsa da; mektubun imzalanmamış olması ve yukarıda saydığım gerekçelerden ötürü kitabın yazarının tek bir kişiden ziyade babalarıyla erkek kardeşleri istediği eğitimi alan, ekonomik özgürlüğü olan ve toplumda belli bir iktidara sahip olan; ancak kendilerinden bütün bu ayrıcalıkların esirgendiği kadınlar olduğunu söyleyebiliriz.

Okur Kadından Yazar Kadına

Aynı şekilde bu kitabın kime yazıldığı da sorgulanması gereken başka bir noktadır. Mektup, savaş karşıtı topluluktan Woolf’a mektup gönderen beye cevaben yazılmıştır. Bu bağlamda eğitimli erkeklere yazıldığı aşikârdır. Aynı şekilde bu mektup, savaşın nasıl engellenebileceği sorusunu soran daha geniş bir kitleye de gönderilmiştir.

Ancak, Virginia Woolf’a gelen okur mektuplarına baktığımızda, kitabın ciddi bir kadın okur kitlesi olduğunu da görürüz. Üç Kuruş üzerine Woolf’a kırk dokuz farklı kişiden elli sekiz okur mektubu gelmiştir (bu sayı, Virginia Woolf’un sakladığı mektuplara tekabül eder, attıklarını bilememekteyiz)[4]. Bu kırk dokuz kişinin otuz dördü kadındır. Okur kadınların profili çeşitlilik göstermektedir. Woolf; farklı şehirlerden, sınıflardan ve meslek gruplarından olan kadınlardan cevap almıştır ve bu kadınların birçoğu ile mektuplaşmaya uzunca bir süre devam etmiştir.

Yazının başında alıntıladığım “Bir kadın olarak benim ülkem yoktur. Bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum. Bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir.” satırları, kadınların toplumdaki milliyetçi ve militer söylem ve pratiklere karşı durmaları adına kadınlara yapılan bir çağrıdır. Bu kitabı okuyanın bir kadın olması bu nedenle farklı bir duruşa tekabül eder. Sibel Irzık’ın Öznenin Vefatından sonra Kadın Olarak Okumak[5] makalesinde dediği gibi, “… okuma eylemi, kadınların kendi öznelliklerini biçimlendiren süreçlerin farkına vararak, bu süreçlere katılıp müdahalede bulunarak kimliklerinin oluşturmalarının bir parçasıdır. Okuma eyleminin kadın öznesi ne bedensiz, tarihsiz bir hipotez, ne de okuma etkinliğinin dışında, öncesinde edinilmiş bir yaşantılar toplamıdır.[6] Woolf’un sosyal ve siyasi çerçevesini çizdiği dönemin İngiltere’sinde farklı sınıflardan gelen, farklı deneyimleri olan kadınların bu kitabı okumasının yeri başkadır. Her ne kadar Woolf aktivizmi sevmese de, bu kitap kadınların içinde bulundukları toplumsal rolleri değiştirmelerine yapılan etkili bir çağrıdır aynı zamanda. Belki de bu yüzden Woolf’un en çok okur mektubu alan kitabı Üç Kuruş’tur. Bu kitapla kadınların motive olduklarını ve Kendine Ait Bir Oda’da Woolf’un kadınlara sadece okumaları değil aynı zamanda yazmaları için yaptığı çağrıya cevap verdiklerini de söyleyebiliriz.

Üç Kuruş’un kadın okurları bu sayede kadın yazarlara dönüşür. Woolf, günlüğüne bu mektupların Üç Kuruş’un bir uzantısı olduğu notunu düşer.[7] Kitabın mektup formatında olması, Woolf’un da büyük ihtimalle beklemediği bir şekilde, kadınları yazmaya teşvik etmiştir. Kitaptaki kurgu mektuplaşmalar yerini gerçek mektuplaşmalara bırakmış, yazar Virginia Woolf, okura; okur kadınlar da kitabın yazımına katılan yazar kadınlara dönüşmüştür. 

Kendine Ait Bir Oda’daki dilediği kadın yazarların ortaya çıkmasına vesile olmasıyla; yazar ve okur arasındaki hiyerarşik ilişkiyi kırarak yazarın okura, okurun da yazara dönüşebilme esnekliğine fırsat vermesiyle ve farklı deneyimleri olan kadınların bu kitap aracılığı ile kendisiyle iletişime geçmesini sağlamasıyla, Üç Kuruş belki de Virginia Woolf’un en çok sevdiği kitap olmuştur. 


                                                              ... ... ...
 

 Yalnızlaşmış Kadın ve Erkekler:
Mrs. Dalloway Bağlamında Birey–Toplum Çatışması

Seda Saluk


Mrs. Dalloway, ismini roman kahramanlarından birisi olan Clarissa Dalloway’den alır. Roman, Clarissa’nın akşam vereceği davetin hazırlıkları için sokağa çıkmasıyla başlar ve hayatındaki bir güne yolculuk ekseninde kurulur. Tek bir günde geçen romanda, diğer bir roman kahramanı olan Septimus’un da son günüdür tanık olunan. Septimus ve Clarissa roman boyunca hiç karşılaşmazlar; ancak hikâyenin akışı okuyucuya bu iki karakterin birbirini tamamladığı ve aynı karakterin farklı yüzleri olduğunu düşündürür.

Virginia Woolf, ‘yeni roman’ diye nitelendirdiği türün en başarılı örneklerinden birisini sergilemiştir Mrs. Dalloway’de. Modernist kurmacanın belli başlı biçimsel ve izleksel özellikleri, romanda değişik temalar etrafında işlenmiş; bu özellikler, Birinci Dünya Savaş’ı sonrası İngiltere’nin toplumsal ve siyasi koşullarıyla da birleşerek roman boyunca önemli işlevler üstlenmiştir.

Modernist roman deyince ilk aklımıza gelen biçimsel özellikleri; bilinç akışı, doğrusal bir zaman kullanımının ötesinde zamanda sıçramalar ve de anlatıcının roman boyunca sabit kalmayıp sürekli değişmesi olarak sıralayabiliriz. Bu anlamda, okuyucuya bilinç akışı tekniğinin başarılı bir kullanımını sunar Mrs. Dalloway. Anlatıcı zaman zaman üçüncü tekil şahısa, zaman zaman da karakterlerin düşünceleri ve iç seslerine dönüşür. Böylece her bir karakterin kendi sesi ve düşüncesiyle konuştuğu çok sesli, polifonik bir roman çıkar karşımıza.

Biçimsel özelliklerle birlikte; yabancılaşma, merkezden kopuş ve düş kırıklığı gibi izleksel özellikler de metnin ana eksenini oluşturan unsurlardır. Birbirlerinden apayrı gibi görünseler de karakterlerin birleştiği bir nokta vardır: Ait oldukları – ya da olamadıkları – topluma yabancılaşmaları. Geçmişlerinden bir türlü kurtulamayan bu karakterler; iç hesaplaşmalarıyla birlikte çelişkileri, hayal kırıklıkları ve bulundukları çevreden kopmaya başlamalarıyla savaş sonrası İngiltere’sini resmederler bir bakıma. Roman sıradan insanların sıradan hikâyelerini anlatır gibi görünse de, bu hikâyelerin arkasında koca bir toplumun sancıları ve sorunları yatmaktadır. Woolf’un kendisinin de belirttiği gibi “yaşamı ve ölümü”, “sağlığı ve çılgınlığı”, “toplum düzenini” eleştirir roman, hem de “işler halinde, en yoğun biçimde”[8]

Savaş Sonrası İngiltere

Mrs. Dalloway’in yayımlandığı dönem olan 1925’te, İngiltere bütün dünyayı etkisi altına alan Birinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir ülkedir. Savaş sonrası Londra, savaş öncesine kıyasla şiddetin ve çöküşün artık gözler önüne serildiği bir ortam hâline gelmiştir. İmparatorluğun altın devri sona yaklaşırken, zihinlerde yer eden eski İngiltere imgesi yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuştur. Savaşın ve adaletsizliğin, düş kırıklığının ve karmaşanın hüküm sürdüğü bu ortamda; toplum düzeninin aksayan yönleri bir bir su yüzüne çıkmaktadır. Var olan kaotik ortamın da etkisiyle, yirminci yüzyıl kendilerine ve topluma yabancılaşmış bireylerin giderek arttığı bir çağdır artık.

Dönemin politik ve sosyal değişimleri bireyin giderek toplumdan kopmasına, birey ve toplum arasındaki çatışmanın artmasına neden olmuştur. Romanda da bu yabancılaşma ve çatışmanın örneklerini görmek mümkündür. Clarissa bulunduğu zümreden uzaklaşmış, ailesi ve çevresi ile kurduğu iletişimin zayıflamasıyla birlikte giderek yalnızlaşmıştır. Yine de hayatın anlamı tümden kaybolmuş değildir onun için, hâlâ bir yerlerde güzel olan şeylerin bulunduğunu düşünür. Merkezden kopuşu yavaşlatmak için partiler vermeye devam eder; ancak bu kalabalığın içinde iletişim kurmanın imkânsızlığını gözlemleyecek, böylelikle tümden yalnızlaşacaktır. Septimus’un yabancılaşması ise farklı bir eksende işlenir roman boyunca. Clarissa’nın aksine Septimus’taki yabancılaşma, iletişimsizlik ya da çevreyle bağların zayıflamasından ziyade; toplumda meydana gelen değişimlerin ve deneyimlediği savaşın, ruhunda onarılması çok zor izler bırakmasından kaynaklanmaktadır. Bir anlamda savaşa ve şiddete karşı hissizleşen toplumun diğer bireylerine duyduğu öfkeyi de ifade etmektedir bu yabancılaşma. “Dünyanın geçirdiği deneylerin sonuncusu olan bu dönem hepsinde, bütün erkeklerin, kadınların yüreğinde bir gözyaşı kuyusu açmıştır.” (s. 15).

İç Dünyasında Dengeyi Sağlamaya Çalışan Kahraman: Clarissa Dalloway

“…görünmüyormuş gibi bir acayip duyguya kapıldı; görünmüyordu; bilinmiyordu… Herkesle birlikte Bond Sokağı'ndan yukarı bu ağır, şaşırtıcı, ciddi ilerleyiş var yalnız, bu Mrs. Dalloway olmak; Clarissa bile olmamak; bu Mrs. Richard Dalloway olmak.” (s. 16, 17).

Clarissa’nın dile getirdiği bu satırlar, kendisine biçilen kadınlığın kendi adını dâhi silmesinin hazin bir kanıtı niteliğindedir. Kendisi olamamaktan yakınır roman boyunca; çünkü bu toplumda var olabilmesinin en önemli gerekçesi başka bir erkek üzerinden tanımlanmasıdır. Clarissa Dalloway bile olamaz bu anlamda, bu rol ona biçildikten sonra artık Mrs. Richard Dalloway’in bir uzantısıdır sadece. Mrs. Dalloway olarak en önemli görevi de bir ev kadını olarak “evinin huyunu suyunu, ânını” (s. 43) bilmesi ve kollamasıdır. “Kusursuz bir ev sahibesi” (s. 65) olmasının yolu da buradan geçmektedir zaten. Evine ve kadınlık rollerine hapsolmuş bir kadın olarak iç dünyası ve dış dünya arasındaki dengeyi sağlamakta zorlanır çoğu zaman.

Sokaklarda gezerken düşünceleri bugün ve geçmiş arasında salınır, yaşadığı ilişkiler ve yaptığı tercihleri değerlendirir yol boyunca. Peter Walsh’ı reddederek Richard ile evlenmiştir; ancak aynı evi paylaşan iki yabancı olmaktan öteye geçememişlerdir yıllardır. Dışarıdan bakıldığında sorunsuz bir hayat sürmekte, Londra yüksek sınıfının en kalabalık partilerinden birisini düzenlemektedir. Ancak çevresindeki insanlarla konuşurken bile sanki çok uzaklarda, denizin ortasında yapayalnızmış gibi bir duyguya kapılır. Çoğu kez kendisini çevresindeki gerçekliği sorgularken bulur. “Her parti verişinde kendi dışında bir yaratık olduğu duygusuna kapılır; herkes gerçekdışıdır bir bakıma; bir bakıma da her zamankinden gerçek” (s.169). Ona kalırsa tüm bu partiler sahte yakınlıkların, pohpohlamaların ve abartılı nezaket gösterilerinin alanıdır.

Düşüncelerinin geçmişe takılıp kaldığı sıralarda, sık sık eski arkadaşı Sally Seton’u hatırlar. Bir zamanlar Sally ile geçirdiği vakitler, bu iletişimsizliğin kaybolduğu nadir anlardandır. Onunla “evin çatısındaki yatak odasında saatlerce oturmuş, hayattan, dünyayı nasıl düzelteceklerinden söz etmişlerdir” (s. 39). Sadece iki kadın arasında gerçekleşebileceğine kanaat getirdiği bu iletişimin artık var olmadığını, olamayacağını düşünerek hüzünlenir. Sally’ye kapılmış olduğunu itiraf eder kendisine ve ekler: “Bu hisler aşk değil de neydi?” (s. 38)… Ancak Mrs. Dalloway olarak onu eve hapseden toplum, Sally ile olan ilişkisini de koparmıştır. Kadınların başka kadınlara âşık olabilmesinin yolu yoktur o dönemde.

Topluma Yabancılaşmış “Birey”: Septimus Warren Smith

Romanın savaş sonrası dönemde geçtiğini daha önce aktarmıştım. Birinci Dünya Savaşı gibi yıkımlarla dolu bir deneyim yaşanmıştır ancak Londra’da henüz hayat değişmemiş görünmektedir. Hâlbuki bu yıkım, Septimus’un hayatındaki izlerini tüm ağırlığıyla sürdürür, Septimus bir anlamda savaşın savurduğu bütün bir nesli temsil eder. Toplum ondan kahraman olarak dönmesini beklemektedir; ancak yaşadığı sarsıntının etkisiyle Septimus sanrılar görmeye, var olan gerçekliğin dışına çıkmaya başlamıştır. Yaşadığı ruhsal çöküntü dış dünya ile olan bağlantısını koparmış, karısı ile arasındaki iletişimi de kopma noktasına getirmiştir. Roman boyunca tekrarlanan iletişimsizlik teması, birey ile toplum arasındaki iletişimsizliğin yansımasıdır bir bakıma.

Savaş sırasında öldürülen arkadaşı Evans’ın arkasından üzülmemekle suçlar kendisini. Hissizleştiğini, tepki gösteremediğini düşünerek insanlıktan çıktığını tekrarlar sürekli. Ancak durum elbette ki böyle değildir. Septimus derin bir acı çekmekte, üstelik çevresinde bu acıya ortak olacak kimseyi bulamamanın sıkıntısıyla kendi hayal dünyasına kapanmaktadır. Bir yandan da toplumun duyarsızlığı, savaşa karşı gösterdikleri tepkisizliktir kendisini yalnız hissetmesine neden olan. Londra’da hayat, bütün ihtişamıyla akıp gitmektedir; savaşa dair bütün bilgiler silinmiştir hafızalardan. Üzerine düşünülen savaşın anlamsızlığı ya da hayatlarını kaybeden insanlar değildir

Septimus, bir yandan dünyanın güzelliklerini düşünürken diğer yandan insanlığın yıkımlarını hatırlamakta ve bu ikisi arasında sürekli bir çelişki yaşamaktadır. Kendisini öldürmeyi düşünür sürekli olarak; ancak “kendini öldüreceğini söylemek, bir erkeğe yakışmaz; oysa Septimus savaşa katılmıştır; cesurdur; ama artık eski Septimus değildir” (S. 28). Cesaretli olmasını emreden toplum, Septimus’un savaş sonrası ruhsal bunalımını mazur görmez; çünkü ondan beklenen belli erkeklik rolleri vardır.

Septimus’un özgürlük talebi, toplumun Septimus’un kendisine uyması gerektiği talebiyle çatışır. Bir anlamda Freud’un da söylediği gibi, uygarlık dediğimiz şeyin ta kendisidir ıstıraba sebep olan[9] ve toplumun bireye dayattığı ideallerin bireyde yarattığı engellenmişlik derecesini birey kaldıramaz[10]. Septimus da kurtuluşu intiharda bulur. Bugünün uygarlığında huzurlu hissetmediğimiz aşikârdır[11].

Kesişen Yollar

Clarissa ve Septimus, roman boyunca birbirlerini tamamlayan iki karakter olarak karşımıza çıkarlar. Romanın sonunda kesişen hikâyelerinde, toplumun kadınlık ve erkekliğe dayattığı farklı sosyal baskılar gün yüzüne çıkar. Septimus, bir anlamda roman boyunca modern psikiyatrinin temsilcisi olan Sir William Bradshaw’dan kaçarken intihara sürüklenmiştir.Sir William Bradshaw kendisine belirlediği değerlerin aksaması hâlinde, toplum-dışı olarak adlandırdığı davranışları denetim almaya çalışan bir psikiyatristtir. Roman boyunca tek ilgilendiği konu Septimus’u bir kliniğe kapatmak, böylece denetim altına almaktır. Clarissa’nın hayatını denetim almaya çalışan karakter ise kızının tarih öğretmeni Miss Kilman’dır. Sosyal düzende kendine yer edinemeyen Miss Kilman, dini kendine bir sığınak olarak seçerek kendi yalnızlığını gidermeye çalışır. Bir yandan da sürekli Clarissa ile çatışma hâlindedir. Yalnızlığının acısını Clarissa’dan çıkarmaya çalışan bu kadın, geçmişteki öğretmenlik işinden Almanlara karşı olan toplumdaki önyargılar nedeniyle kovulmuştur.

Roman boyunca hem Clarissa’da hem de Septimus’ta ortak olan – farklı sebeplerle ortaya çıkmış olsa da– temelde; yalnızlık, kendilerine biçilen toplumsal cinsiyet rollerini sahiplenmemeleri ve topluma yabancılaşmış olmalarıdır. Roman boyunca işlenen birey – toplum çatışması, Septimus’un intiharının da ön hazırlığını yapmaktadır bir bakıma. Durkheim’in kavramsallaştırmasından hareketle, bu intiharın, savaşın toplum yaşamında açtığı düzensizliklerden kaynaklandığını söyleyebiliriz[12]. Toplumda meydana gelen bu değişiklik; Septimus’un hayatını derinden sarsmış, savaş sonrası döneme ayak uyduramayarak çevresiyle derin bir çatışmaya girmesine neden olmuştur.

Burada neden Clarissa’nın değil de özellikle Septimus’un intihar etmiş olabileceğine yönelik tahminlerimizi ise, Clarissa’nın yaşadığı yabancılaşma ve yalnızlığın onu hayatın güzelliklerini fark etmekten tümüyle koparacak seviyede olmaması olarak açıklayabiliriz. Yine de Clarissa, Septimus’un intiharından kendisini ve bütün toplumu sorumlu tutmaktan kurtulamaz. Bu anlamda, toplum düzenine yönelik bir eleştiridir Septimus’un intiharı. Ne de olsa günün sonunda, Clarissa gece elbisesiyle parti salonunun ortasında dikilirken, onlar yaşamalarını sürdüredursunlar, genç bir adam kendisini pencereden aşağıya atmıştır. “Oysa önemli bir şey vardı; kendi günlük hayatında gevezeliğe boğulan, yalan, düzen içinde bozulan, silinen, gün geçtikçe soysuzlaşan bir şey. İşte o genç bu önemli şeyi korumuştu. Ölüm, bir direnmeydi. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı… Bir kucaklaşma vardı ölümde” (s.183).


                                                         ... ... ...
 

Edebiyatta Yeni Bir Zaman Deneyi: “Mrs. Dalloway”

Miray Çakıroğlu

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf’un dördüncü, Tomris Uyar’ın deyimiyle onu “edebiyat tarihine oturtan” romanları kronolojisinde Jakob’un Odası’ndan sonra ikinci romanıdır.[13] Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı isimli kitabında Mrs. Dalloway’den bahsederken şu ifadeyi kullanır: “…Bu eser, Mendilow’un ‘zaman öyküleri’ ve ‘zamana dair öyküler’ arasında yaptığı ayrımı örnekliyor…[Mrs Dalloway] zamana dair anlatılardan.”[14] Roman, tema olarak zamanı sorunsallaştırır diyemeyiz. Öte yandan, yapısal kurgu olarak ‘zamana dair bir anlatı’ olur çıkar Mrs. Dalloway. Anlatı, kitaba ismini veren Mrs. Dalloway’in parti hazırlıklarıyla başlayıp onun çevresindeki kitabın belli başlı karakterlerinin zihnine girerek, diğerlerininse yalnızca yaşamlarına değip geçerek ilerleyip aynı günün akşamı partide sona erer. Mrs. Dalloway’i zamana dair bir anlatı yapan, yaklaşık iki yüz sayfalık bu romanda tüm olan bitenin bir günün sınırları içinde meydana gelmesi olabilir mi?
İnsan yaşamının yer ve zaman kavramına bağlanarak ele alınması, bir edebi tür olarak öykünün özelliğidir. Buradan anlaşılıyor ki; zaman, öykünün olmazsa olmaz, doğuştan getirdiği bir niteliğini oluşturur. İçinde öykünün tanımı geçen ders kitapları “bütün öykülerin belli bir zamanda geçtiğini” de ekler. Bütün edebi anlatılar da böylece konusunu aldığı olayın belli bir zamanda başlayıp başka bir zamanda sona ermesi bakımından “zaman öyküleri” konumundadır. Mrs. Dalloway de ilk bakışta, sabah başlayıp akşam sona eren tek bir günün anlatısı gibi görünür. Ricoeur’un ise romanı yalnızca “zaman öyküsü”nün ötesinde “zamana dair anlatı” olarak tanımlamasının sebebi ise; Mrs. Dalloway’in çizgisel bir zamanda ardışık olarak meydana gelen olayları anlatmak yerine, şimdiki zamanı geçmiş zamandan ayrılmaz kılması olacaktır. Dış dünyadaki devinim değişiklikleriyle tam anlamıyla “daldığımız” zamandan uyandırılıp silkinerek, saat zamanıyla ne kadar zaman geçtiği konusunda uyarılırız. Diğer taraftan, bu otorite-zaman aralığının arkasında büyüyüp genişleyen bir içsel zamanın varlığı da söz konusudur. Romanın işlediği feminizm, savaş, emperyalizm, delilik, otorite gibi konulardan her biri böyle bir zaman algısı içinde sunulur. Zaman hem başlı başına bir konu olarak hem de kurgunun fiziksel zemini olarak yer bulur romanda. Böylece Mrs. Dalloway zamana dair bir anlatı olarak biçimlenir.

Tomris Uyar, Mrs. Dalloway’in bir günün tarihi olduğunu söyler. Bunu duyduktan sonra okur, bir günde iki yüz sayfayla anlatacak ne bulunduğuna şaşıp Woolf’u takdir edebilir; ama bu yine de romanı özel kılmaz. Sözgelimi, bir gün saatlere ve dakikalara bölünüp bu zaman dilimlerinin her birine bir olay atfedilebilir. Woolf’un Mrs. Dalloway’de gerçekleştirdiği zaman aktarımı bu türden değildir. Aksine, şimdiki zaman anlatısı içinde sürekli karakterlerin geçmişine açılan kapılarla karşılaşırız romanda. Karakteri bir anda geçmişine sürükleyen, dış dünyadaki bir nesnedir çoğunlukla. Daha romanın ilk sayfalarında güzel Londra sabahı, alışverişe çıkmış Mrs. Dalloway’e gençliğinden bir Bourton[15] sabahını çağrıştırır. Mrs. Dalloway o günlere geri dönüp tekrar yaşarken okur da kendini onun geçmişinden bir kesit dinlerken bulur. Bu şekilde, romanın ana karakterlerinin geçmişlerinin büyük bölümünü öğrenmiş oluruz. Yazar romanda, şimdiyi sürekli geçmişe bağlayan bir anlatı sunar. “Bu türden değil” dediğim zaman anlayışı Platoncu anlayıştı: matematiksel, nesnel, mekanik, süregiden zaman. Dr. Ahmet E. Uysal, edebiyatta yaklaşık yirmi beş yüzyıl hüküm süren anlayışın Platoncu zaman anlayışı olduğunu söyler -Bergsoncu zaman kuramına kadar.[16] Platoncu anlayışa göre zaman hareketin ölçüsü olarak görülür; fizik için, saatin gösterdiği birimler kadar anlamlıdır. Bergson ise bu nesnel ve birbirinden farklı olmayan dakikaları reddedip zamana deyim yerindeyse psikolojik bir boyut kazandırır. Virginia Woolf, Bergsoncu gerçekliğin edebiyattaki temsilcisi sayıldığından, bu yazıda Bergsoncu zaman anlayışına bir göz atmak yerinde olur.

Bergson’a göre zamanı bölümlere ayırıp parçalamak onu bozmak anlamına gelecektir. Günü ayırdığımız yirmi dört saat, yirmi dört saati böldüğümüz altmışar dakikalık dilimler… Hepsi de işlevsellikten doğan yapay sınırlardır; insan algısı zamanı ancak bu şekilde anlamlandırabilir. Gelgelelim yaşamın gerçek doğasına ancak bu doğal olmayan sınırlar kalktığında erişilebilir. İnsanlar “süre”(duree)’yi deneyimleyemez; zaman algısı yalnız parçalar halinde mümkündür. Terime dönecek olursak, süre(duree)’nin Bergson’un felsefesinde önemli bir yere sahip olduğunu görürüz. Bergson bunu içsel zaman, aktif yaşanan zaman olarak tanımlar. Bu gerçek zaman bağlamında birbirinden bağımsız anlardan söz edilemez; anlar numaralandırmaya kapalı, heterojen ve süreklidir. Süre bir anlamda deneyimlenen zaman demektir. Deneyimlenen zaman her insan için ayrı olacağından bu görüş saatin otoriter nesnelliğine meydan okur. Bergson’a göre gerçek yaşam bu insan algısına kapalı süre boyutunda sürüp gider. Gerçek zaman diye adlandırılan boyut, kesintisiz akışta olan bir bütün teşkil eder. Geçmiş, şimdi ve gelecek yalnızca pratik amaçlarla birbirinden ayrılmış birimlerdir. Yaşam, bir noktada başlayıp bir noktada biten bağımsız olaylar dizisinden değil, başlangıcı ve bitişi kesin olarak gösterilemeyecek sürekli bir “olma”dan meydana gelir. Ne var ki Bergsoncu anlayışta saat zamanı (l’etendu) da göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak yaşamın parçasıdır.

Eleştirmenlerin sık sık dile getirdiği gibi Mrs. Dalloway, Bergson’un betimlediği sübjektif zaman algısının romana uyarlaması niteliğindedir. Saat zamanının otoritesi herkes için aynı olmak zorunda olan, tepeden inme bir kural niteliğinde de olsa, iş bu zamanın içini doldurmaya gelince, romanda da gördüğümüz gibi, zaman kişisellik edinir. Mrs. Dalloway’e paralel bir karakter olan Septimus ve eşi Lucrezia’yı ele alalım. Savaş gazisi Septimus belli bir yaşam algısı ve deneyimi içinde verilir anlatıda: “Sıraya dayandı, bitkindi, güçlükle duruyordu. İnsanlığa karşı elçilik görevini yerine getirmesi için gerekli çabaya girişmeden, acılara katlanmadan önce uzandı bir süre, bekledi. Dünyanın üstünde ta tepelerde yatıyordu.”[17] Bir yandan da evliliğini sorgulayan, Septimus için endişe eden, İtalya’yı, evini, geçmişini hatırlayan, neyin ters gittiği hakkında akıl yürüten Lucrezia’nın bilincine tanıklık ederiz. Bu iki ayrı bilincin zaman algısının birbirinin aynı olması mümkün değildir, saat zamanı öyle olması gerektiğinde diretse de: “Sana saati söyleyeyim dedi Septimus. O gülümseyedursun, çan çaldı –on ikiye çeyrek var.”[18] Bir başka örnekte, Regent Parkı’nda karşılaştığı dilenci kadının sesiyle düşüncelere boğulan Peter Walsh’u görürüz. Ses, ona göre “…milyonlarca yıl önce şunca yüzyıldır ölü olan sevdiğini anlatıyordu.” Kadının sesi sonsuz bir şarkıya dönüşür. “Bu ihtiyar on milyon yıl sonra da burada olacak… hatırlayacaktı. Ne var ki yüzyılların geçişi o eski Mayıs gününü bulandırmıştı.” Peter zihninde milyonlarca yıl önceyi, şimdiyi ve milyonlarca yıl sonrayı hiç tereddütsüz yan yana getirebiliyor, ta ki sübjektif algısından dış dünya tarafından çekip çıkarılana kadar: “…o anda meraklı gözler ansızın siliniverdi, geçmiş kuşaklar silindi –kaldırım itişip kakışan İngiliz orta sınıfıyla doldu.”[19] Bu fazlasıyla sinematik, görsel tasvir ; okuru zamansız, sınırsız bir yolculuğa çıkarıp sonra başladığı nesnel zamanın az ötesine geri getirir. Okuru, karakterle birlikte bir seçim yapmaya zorlar: Ne kadar zaman geçtiğini sen söyle. Hangi zaman daha gerçek?

Roman karakterleri zamanı deneyimleme şekillerini kendileri yaratırlar bir bakıma. Bu konuda özgürlük alanlarını kısıtlayan tek şey geçmişleri ve hafızaları olur. Karakterler romanda bedenlerinden çok zihinleriyle ve hatırlayabildikleri ölçüde varlardır. Bu özelliği, günün tarihini sübjektif ve göreceli bir tarih yapar. Bu göreceli tarihten beklenebileceği gibi, anlatıda önemsenen, saat zamanında meydana gelen ardışık olaylardan çok karakterlerin psikolojik durumlarıdır. Dış dünya, karakterleri kendi iç dünyalarına götüren anı ve düşünceler zincirini başlatan uyarıcı işlevini görür. Alışverişten evine dönen Mrs. Dalloway, romanda psikolojik durumların sunuluşuna bir örnektir: “Evin girişi mezar gibi serindi. Mrs. Dalloway elini gözlerine siper etti; hizmetçi kapıyı kapatırken, Lucy’nin eteklerinin hışırtısını duyunca, çevresini bildik tüllerin usulca sarışını, eski sevgilere verilmiş karşılıkları tadan, dünyayı terk etmiş bir rahibe olmuştu. Yazı makinesinin tik takları duyuluyordu.” Kendi iç dünyası dışında akıp gitmekte olan bir dünya daha olduğu ona hatırlatılıncaya kadar Mrs. Dalloway kendi düşünceleriyle meşguldür. “-doyulmaz anların gizli hazinesinden ödemeli kişi borcunu, diye düşündü kağıtları buruşturarak; Lucy yanında durmuş şeyi anlatmaya çalışıyordu. ‘Mrs. Dalloway, efendim-‘”[20]

Woolf’un romanda sunduğu zaman algısının yaratımı, zamanın nesnel akışını ihlal ettiğinden klasik roman tekniğiyle gerçekleştirilemez. Yazar, Mrs. Dalloway’de bilinç akışı tekniğini kullanır. İçsel olan asıl zaman ancak böyle bir yöntemle temsil edilebilir. Bilinç akışıyla karakterlerin zihnindeki düşünceler zincirini takip ederek zamansallığı yeniden düzenler, yazar. Bu, yapay sınırları kaldıracağından, saatin otoritesinin ihlali anlamına da gelir. Big Ben saat üçü vurduğunda, anlatıda Mrs. Dalloway ve Richard’ın bilinç akışıyla karşılaşırız. Richard elinde Mrs Dalloway için aldığı güller, onu ne kadar sevdiğini söylemeye çabalar. Mrs. Dalloway, Richard’ın bir şey söylemeye çalıştığının farkında, fakat kendi zihninde akşamki partisiyle, davet ettiği kimselerle meşguldür. Saatin kaç olduğunun bildirilmesi, bu herkes için aynı olan zamanda, kendi zihinlerinde başka başka yerlerde olan Mrs. Dalloway ve Richard’ın konumlandırılmasındaki farka dikkat çeker.

Woolf’un bilinç akışı tekniği Bergsoncu gerçekliği, hayatın sürekli akan bir bütün olduğunu en iyi şekilde temsil eder. Bergson, saf bir süreklilik olarak ‘duree’ye işaret edip bunu saat zamanının zıddında tanımlıyordu. Bergson’un felsefesindeki ‘süre’ Virginia Woolf’un günlüklerinden inşa edilen estetik teorisinde ‘varlık anları’na karşılık gelir. Woolf’un Bergson’un yazdıklarını okuyup okumadığı kesin olarak bilinmese de, bu iki kavramın benzerliği göz ardı edilemez. Woolf’a göre geçip giden izlenimlerin ardında hayatın belli bir deseni vardır. Karakterlerin ani bir şok anıyla bu desenin ve bunun içindeki kendi yerlerinin farkına varıp gerçekliğe ulaştıkları anlara ‘varlık anları’ der Woolf. Bilinçli hayatımızın büyük bir kısmında “pamuk yününün koruyucu örtüsüyle” gerçekten ayrıyızdır. Bu bilinç durumu Woolf’a göre ‘yokluk’tur. Varlık anlarıysa hayatın, zamanın ve kimliğin temellerini algılayabildiğimiz istisnai anlardır. Bergson’a göre, ‘süre’nin farkına varış sezgiyle gerçekleşebilir. Buna karşılık, Woolf’un varlık anlarına, günlüklerinde belirttiği, bir anlık esinlerle ulaşılır. Mrs. Dalloway’in romanın sonunda Septimus’un intihar haberini aldıktan sonra pencereden dışarı bakarken karşı penceredeki ihtiyarı görmesi gibi ‘varlık anları’yla doludur roman: “Karşıki odada ihtiyar yatıyordu. Onun dolaşışını, odaya geçişini, pencereye gelişini gözlemek büyülüyordu, herkes gülüp konuşurken bu ihtiyarın usulca tek başına yatmaya hazırlanışını görmek büyülüyordu insanı… Genç adam kendini öldürmüştü ama Clarissa acımıyordu ona…’Ne güneşin sıcağından kork artık’. Onlar yaşamlarını sürdürürken, onun hayatını fırlatıp atmasına seviniyordu.” [21]

Mrs. Dalloway’de karakterlerin geçmişleri, onların şimdilerindeki bir arkaplandan daha fazla role sahiptir. Belirlenimciliğe göre[22] şimdiyi oluşturan büyük ölçüde geçmişte yaşananlardır. Romandaki zaman anlayışındaysa, tıpkı Bergson’un zaman anlayışında olduğu gibi, belirlenimcilik ilkesinden fazlası var. Geçmiş yalnızca şimdinin belirleyici bir faktörü değil, şimdiyle eş zamanlı olmakta olan sürenin bir parçası durumundadır. Odasında Peter’la sohbet etmekte olan Mrs. Dalloway için şunları söyler yazar: “Hem göl kıyısında annesiyle babasının yanında ördeklere yem atan bir çocuktu, hem de gölün kıyısında duran annesiyle babasına koşan yetişkin bir kadın: kucağında hayatı taşıyordu. ‘İşte’ diyordu onlara, yaklaşınca hayatı büyüyordu. ‘İşte hepsi bu!’ diyordu. Ne yapmıştı? Neler yapmıştı sahi? Oturmuş Peter Walsh’un yanında dikiş dikiyordu bu sabah.”[23] Bu alıntı, romanda geçmiş, şimdi ve geleceğin bir aradalığına çok iyi bir örnek oluşturur.

Bu yazıyı tamamlamadan önce, romandaki bir karakter kadar sık karşımıza çıkan Big Ben’den bahsetmek gerek. Günün nesnel tarihini saatin vuruşlarıyla takip edebiliriz. Ama bu önemli motifin anlatıdaki işlevi saat zamanını bildirmektense bu nesnel birimde karakterlerin psikolojik durumlarını vurgulamaktır. Saat on bir buçuğu vurduğunda Peter’ın zihninden şunlar geçer: “…eski Clarissa şaşılacak bir açıklıkla canlandı gözünde; sanki bu çan sesi yıllar önce büyük bir özdenliği paylaştıkları an odaya girmiş, birinden öbürüne gidip geldikten sonra bala kanmış bir arı gibi yaşanılan anı yüklenerek çıkıp gitmişti. Ama hangi an?” [24] Bundan başka, saatin vuruşları içsel yaşamdan dış dünyaya, bir karakterin bilincinden diğerine geçişleri sağlama görevi de üstlenir. Aynı zamanda, Bergson’un felsefesine paralel düşünecek olursak, anlatıda Big Ben’in yeri, saat zamanının varlığına yapılan vurguyla açıklanabilir. Her ne kadar Bergson içsel zamanı saat zamanından daha önemli görse de, saatin nesnel gerçekliğinin kaçınılmaz olduğunu söyler. Bu durumda Big Ben, psikolojik zamanın yanında matematiksel zamanı temsil eder görünüyor.

Mrs. Dalloway, zamanı işleyişi bakımından postmodern bir anlatı niteliğindedir. Her şeyden önce zamanı birimlerine ayıran sınırların silikleşip yok olması bunun bir göstergesidir. Mrs. Dalloway, geçmişe döndüğü anlarda Peter’la evlenmiş olsaydı şimdi nasıl olurdu diye düşünür; bir anlamda sürekli bir alternatif gelecek kurma kaygısındadır. Roman bu yönüyle de postmodern özellikleri barındırır. Ne var ki, Woolf’un bilinç akışı tekniğini kullanmasındaki amaç hayatı olduğu gibi sergileyebilmektir. Hayatın karmaşası ve düzensiz düzeni en gerçekçi olarak bilinç akışıyla sergilenebilir. Bu da amacı ve sonucu bakımından Mrs. Dalloway’i modernist bir roman haline getirir.
 


[1] Sowon S. Park, The Mass Behind the Single Voice, Review of English Studies, 2005
56: 119-134
[2]Victoria Middleton, Three Guineas: Subversion and Survival in the Professions,
( Twentieth Century Literature, Vol. 28, No. 4. ,Winter, 1982), s. 405–417
[3]Anna Snaith ,Virginia Woolf: Public and Private Negotiations, (New York Palgrave Macmillan, 2000) s. 113-130
[4]A.g.e,s. 122
[5]Kadınlar Dile Düşünce, der. Sibel Irzık ve Jale Parla, (İstanul: İletişim Yayınları)
[6]A.g.e., s.54
[7]Anna Snaith ,Virginia Woolf: Public and Private Negotiations, (New York Palgrave Macmillan, 2000) s. 113-130
[8]Tomris Uyar, Mrs. Dalloway, Virginia Woolf Üstüne, yazan Virginia Woolf, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s. 5.
[9]Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents, (New York : J. Cape & H. Smith, 1930), s. 38.
[10]A.g.e., s. 39.
[11]A.g.e., s. 41.
[12]Emile Durkheim, İntihar, (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1992), s. 249.
[13]Virginia Woolf, Mrs.Dalloway, Virginia Woolf Üstüne. çev.Tomris Uyar. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1989)
[14]Paul Ricoeur,The Fictive Experience of Time. Time and Narrative. vol.2. (London:The University of Chicago Press,1985.) s. 101.
[15]Bourton, İngiltere’de bir kasabadır.
[16]Ahmet E. Uysal, Introduction,. Concept of Time in English Literature. (Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi,1966), s.14
[17]Virginia Woolf, Mrs.Dalloway, çev.Tomris Uyar. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1989) s. 65
[18]Virginia Woolf, Mrs.Dalloway, çev.Tomris Uyar. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1989) s. 68
[19]A.g.e, Virginia Woolf, s.77
[20]A.g.e, Virginia Woolf, s.33
[21]Ag.e,Virginia Woolf,s.167
[22]Söz konusu insanların eylemlerini tarihin belirlediğini öne süren tarihsel belirlenimcilik görüşüdür. Bu, yazıda biraz daha bireye indirgenerek kullanılmıştır: Bireyin bugününü kişisel tarihi belirler.
[23]Ag.e,Virginia Woolf,s.44
[24]Ag.e,Virginia Woolf,s.50


 
Son Eklenenler
 


copyright 2006 Feminisite.net, her hakkı saklıdır. Design by > MAJOR DESIGN WORKSHOP
www.majortanitim.com.tr